Üye olmak için burayı tıklayın, yazılar doğrudan posta kutunuza gelsin.
Karşımdaki adam altmış yaşlarında. Ten rengi ortalama bir Japon için esmer. Niigatalı, yani Japonya’nın kuzeyinden. Türkiye’nin Ordu’su gibi bir yerdir orası. Ekonomisi pirinç ağırlıklı tarıma dayalıdır.
Ütüsü bozulmuş koyu mavi takım elbisesinin yüzü eskimiş, parlaklığı uçmuş. Özensiz bağlanmış kravatı ise eğreti duruyor. Dış görünüşü sıradan; yolda her gün görebileceğimiz maaşlı bir çalışan. Kendisi ise yıllık cirosu dört yüz milyon ABD Doları civarındaki bir Japon KOBIsinin yönetim kurulu başkanı. Kompresör üretiyorlar. Japon pazarının yüzde sekseni ellerinde. Yurt dışı kompresör pazarında yüzde yirmi payları var.
“Şu videoyu bir izleyin” diyor. Bilgisayarın klavyesine basması ile etraftaki dağ zirvelerini yukarıdan gördüğü için yüksek rakımlı olduğu anlaşılan çorak ve taşlık bir mekan beliriyor ekranda. Ufuktaki tepeler karla kaplı. Ortada bir makina kompresörle sondaj yapıyor.
“Bu mevki Çin’de bir maden, deniz seviyesinen beş bin üç yüz metre yükseklikte. Bu ortamda oksijen azdır ve hiç bir kompresör çalışamaz. Ama tek bizim kompresörümüz girebiliyor. Yirmi dört saat operasyonda tutabiliyoruz” diyor.
Muhabbet ilerleyince Çinli üreticiler ile nasıl rekabet ediyorsunuz diye soruyorum. Yanındaki elemanı ile gülüyor. “Çin malları bizim yarı fiyatımıza satılıyor” diye cevap veriyor. Ben araya girip “Ama onlar o yükseklikte çalışamadıkları için siz tercih ediliyorsunuz herhalde” diye soracakken fırsat vermeden “Bizim makinalar üçte bir daha az yakıt kullanır, yakıt verimimiz iyidir” diye ekliyor.
“Yüzde otuz ha? Vay canına!” diye söylediğini tekrar ediyorum.
“Öyle, işletme maliyetleri daha pahalı, iki sene kullanınca bizimkiler aslında daha ucuza geliyor” diye onayladıktan sonra devam ediyor, “Japonya’da bir kompresör yılda bin saat çalışır. Biz on bin saat çalışacak kompresör üretiyoruz”.
“On yıla karşılık geliyor yani” diye söylediğini teyid eden bir soru soruyorum.
“Evet. Ama aslında daha uzun çalıştırıyorlar”
Kompresörler enerji ve güç ürettikleri için inşaat ve altyapı işlerinde kullanılıyor. Tek başına bir kompresör alıp da bir köşeye koyan şirket pek yok. Herkes ihtiyaç olunca kullanmak istiyor. Bu nedenle de kiralama yaygın.
“Bizim satışların üçte ikisine yakını kiralama şirketlerine yapılır. Onlar için her makina bir yatırımdır. Dayanıklı olsun ister ki daha fazla kar etsin” diye açıklıyor yönetim kurulu başkanı.
“Evet öyle” diye onaylıyorum. Devam ediyor.
“Bu şirketler makinaları alıp beş sene Japonya’da çalıştırıyorlar. Sonra Singapur’a satıyorlar. Mal iyi olduğu için kullanılmış olsa da fiyatı yüksek. Orada da üç sene çalışıyor. Sonra gene iyi bir fiyattan Afrika’ya satılıyor”
“Singapur sonra da Afrika ha” diye soruyorum.
“Evet, ama işte Japonya’da işçiler günde sekiz saatten fazla çalışmaz. Asya’da farklı, üç vardiya yirmi dört saat. Altyapı yatırımı çok. Bizim alete biçtiğimiz ömür on bin saat, onlar çalıştırmış bir on beş bin saat. Sonra bir de Afrika’da. Bizim mühendisler on – on beş sene önceki modellerimizi Mısır’da, Libya’da görüyorlarmış”.
Hokuetsu Kogyo adındaki bu şirket bu noktaya bir günde ulaşmadı. Ürettiler, ürettikleri malları müşterilerine götürdüler beraber kullandılar, nerede eksik nerede fazla gördüler. Sonra döndüler kuzeydeki küçük kasabalarına -ki kış oldu mu kar yolları kapar kar yüksekliği dört metreye ulaşır insanlar buzdan evler yapar- torna tezgahlarının başına geçtiler sabah akşam ürünlerini geliştirdiler.
Tıpkı savaş sonrası Japonya’yı işgal eden ABD ordusunun kullandığı eski kaynak makinalarını ucuza alıp sonra küçük atölyesinde önce aynısını sonra da daha iyisini üretip geriye Amerikalılara satan mühendis gibi. O kaynak makinası şirketinin cirosu da bugün beş yüz milyon ABD Doları kadar (hikayesi–> burada).
Hafta başı cirosu iki yüz seksen milyon Dolar olan başka bir şirketin CEO’su ile konuşmuştum. Bildiğimiz rulman yatak yapıyor. Nükleer santrallerde kullanılıyormuş. Aynı teknik özelliklere ulaşan başka üretici yok. Karlarının önemli bir kısmını ürün ve üretimlerini mükemmelleştirmeye yönelik ARGE faaliyetlerine yatırıyorlar.
“Küçük bir şirket de olsak kendi alanımızda ‘only one’ (tek ve en iyi) üreticiyiz, başkası yok” demişti.
Bu KOBİler Japon sanayisinin belkemiği. Dışardan bakınca görülen büyükler -mesela Toyota, Toshiba- bu ufak firmalar sayesinde ayakta duruyor. Ufak firmalar da büyükler sayesinde büyüyor ve teknolojilerini koruyor.
Apple iPod’u ilk çıkardığı zaman tüm dünya hem ürüne hem de tasarımına hayran olmuştu. Oysa ipod konsepti Bin dokuz yüz yetmişli yıllarda Sony’nin bütün dünyada hit olan “Walkman” ürününün dijitali ile Nintendo’nun geliştirdiği kapalı sistem içerik satışının bir bileşkesiydi.

Ipod’un kumanda ve ekranın olduğu ön yüzünden çok pürüzsüz, ayna gibi parlak, su gibi kaygan arka tarafı dikkat çekmişti. Tüketicilerin satın alabilmek için sıraya girdiği bu enstrümanın yukarıda fotoğrafını gördüğünüz metal işlemesi, gene Niigata kökenli işte bu aşağıdaki imalathanede yapıldı.

Kobayaşi Kengyo adındaki bu ufak şirket bir anda meşhur oldu. Tüm dünyada kapış kapış satılan bu ürünün herkesin hayranlığını kazanan bir parçasının, Japonya’nın ücra bir köşesindeki kulübeden bozma bir imalathanede, yetmiş yaşına yaklaşmış bir esnafın hayatı boyunca geliştirdiği bir teknik ve dünyada başka hiç bir yerde bulunmayan, gene kendisi tarafından geliştirilen, bir malzemeyi kullanılarak altı kişilik bir ekip tarafından işlendiğine kimse ihtimal vermemişti.

Kobayashi bey çok meşhur oldu. Bugünkü başbakan Abe o zaman da başbakandı (ilk başbakanlık dönemi). İmalathaneyi ziyaret etti, ödül verdi. Kobayashi’nin hikayesi ulusal televizyonda program oldu.
Bu üreticilerin hepsinin ortak bir özelliği var. Yaptıkları işte sanat seviyesinde ustalar. Türkçe’de buna zanaatkar deniyor. Japonca’da “Monozukuri” denir. Bir sanatı öğrenip, geliştirip, en mükemmele ulaştırmak Japonların en gurur duydukları özellikleridir. Sabır, ve sebat gerektiren bir şeydir.
İki ay kadar önce bir firma ile Türkiye’ye gelmiştim. Beraber fabrika gezmiştik. Dönünce genel olarak izlenimlerini sordum. “Türkiye keşfedilmemiş gizli kalmış bir sanayi ülkesi” demişti. Küçük büyük firmalarınız aynı Japonyadakiler gibi çalışıyorlar diye eklemişti.
Benzer yorumu geçen hafta İstanbul’da ziyaret ettiğim büyük bir Japon firmasının CEO’su da söyledi. İş ahlakında Japonlardan geri kalan bir yanınız yok demişti.
Peki ya ARGE? Sadece montaj sanayi ile olur mu bu iş? Orta gelir tuzağı ARGEsiz aşılır mı?
Gene başka bir üreticinin elemanından şunu duydum, “ARGEniz yetersiz ama o da olur, zamanla…”

Yorum bırakın