Cinayete kurban giden genç turist kızın sessiz çığlığı

Burayı tıklayın Japonya Bülteni dogrudan posta kutunuza gelsin

Kapadokya’da vahşice öldürüldükten sonra bir de tecavüz edilen 22 yaşındaki genç kızın dramı herkesi derinden etkiledi. Türkiye’de buna benzer trajik olayların olduğunu zaman zaman duyuyoruz. Sadece saldırı veya ırza geçme vakaları değil; kıskanç sevgili veya öfkeli kocalar tarafından taciz edilen, katledilen kadınlar da var. Ortalama sosyal ve kültür yapımız kadının hapsedilmesi ve katledilmesini meşrulaştırabildiği için bu olaylar bazen haber bile olmuyor.

Japon kültürü ve toplumu da erkek egemen. Fırsat eşitliği söz konusu olunca kadınların gelebileceği yerler sınırlı. Japon kadının yeri ve rolü belli, ve bu rolün ötesinde kadının adı yok, ama bu şekilde bir şiddet uygulaması da yok.

Kapadokya’daki cinayet bana geçen sene bu vakitler yazıp sonra yayından kaldırdığım bir yazımı hatırlattı. Yeniden bloga koyup koymama konusunda kararsız kaldım. Tatsız bir konu. Ama bana ters gelse ve sinirlerimi bozsa da ilginç bir boyutu da var. Kısaltıp yeniden yayınlıyorum.

Osman’ın hastalığı için Ankara’ya gelmek üzere uçağa bindiğim 2 Eylül 2012’de “Cinayet kurbanı genç kısın sessiz daveti” başlığı ile yanınlamış, bir ay sonra da yayından kaldırmıştım. Buyrun :

———–

Geçen gün (30 Ağustos Perşembe günü) başımdan “Tuhaf” diye tanımlayabileceğim tecrübe geçti. Parapsikoloji ile ilgilenen bir tanıdığım Tokyo’da 12 yıl önce ilaçla uyutulduktan sonra vahşice öldürülen Lucie Blacakman ile bir şekilde temas kurmuş olabileceğimi söyledi. Böyle bir olasılığı ciddiye almıyorum ama buna benzer kayda geçmiş vakalar olduğunu söylediği için akıl ve mantığa ters düşse de bir açıklama olarak kabul ediyorum.

Ama önce size yıllar önce olan o trajik olayı özetleyeyim.

Bir genç kızın dramı

İngiliz Havayollarında hostes olan Lucie Blackman, bir kız arkadaşı ile beraber Mayıs 2000’de üç aylık vize ile Japonya’ya gelir. İkili Tokyo’da yabancıların kaldığı salaş bir hostele yerleşirler. Lucie, 20 yaşında tipik bir Britanya sarışınıdır. Yerel kültürün “beyaz kadın” zaafını sömüren ve kısa zamanda bol para vaad eden yeraltı eğlence sektörünün çarklarına dahil olmak isterler ve bu amaçla şehrin bar, taverna ve gece klüpleri ile ünlü Roppongi semtinde iş aramaya başlarlar.

Casablanca adlı bir yerde konsomatris olarak iş hemen bulunur.  Çoğunluğu Japon olan erkek müşterileri eğlendirecekler, sohbetle hoşça vakit geçirtip bol para harcamalarını sağlayacaklardır. İş tanımında cinsel ilişki yoktur ama zorlama olmadığı sürece karşılıklı rıza varsa kimse de karışmaz.

Japonya’ya geldikten iki ay sonra 1 Temmuz 2000 tarihinde Lucie ansızın ortadan yok olur. Polise ve ailesine haber verilir. Polis arıyor gözükmektedir ama aslında olayın üstüne gitmemektedir.

Lucie’nin babası ve kız kardeşinin Tokyo’ya gelerek yürüttükleri etkin medya kampanyası sonucu olay taraftar bulmaya başlar. Aynı günlerde ABD, Kanada, Fransa gibi gelişmiş ülke devlet başkanlarının bir araya geldiği G-8 toplantısı nedeni ile Japonya’da bulunan zamanın İngiltere başbakanı Tony Blair’e kadar ulaşmayı başarırlar ve Lucie vakası uluslararası bir profil kazanır. Japon başbakanı devreye girer. Emirler yağdırılır ve hummalı bir arama seferberliği başlar.

Lucie Blackman

Lucie’nin kaybolduğu 1 Temmuz 2000 Cumartesi günü bir gayrimenkul simsarı ile yemeğe çıkmak üzere randevulaştığı anlaşılır. Roppongi barlarında farklı zamanlarda konsomatrislik yapmış kadınlar kendilerini yemeğe çıkaran sonra da ilaçla uyutarak palmiye ağaçlarının olduğu bir yazlığa götürerek tecavüz de dahil olmak üzere değişik fantazilerini deneyen zengin bir işadamından bahsetmektedirler. Bu bilgiler genç kız kaybolduktan 5 gün sonra yerel bir polis karakolunda kayda geçen garip bir şikayet vakası ile ilişkilendirilir. Yokohama il sınırları içindeki bir sayfiye beldesinde bazı yazlık sahipleri gürültücü bir kiracıdan yakınmıştır. Bekçiler kontrol için geldiğinde “tuvalet tamiratı yapıyorum” diyen yarı çıplak bir adamla karşılaşır.

Joji Obara adındaki bu şahıs da gayri menkul işiyle uğraşmaktadır.

Polis Ocak 2001’de Obara’nın yazlığı etrafında tarama yapmaya başlar. Denizin kıyı ile birleştiği kayalık şerit beton bir duvarla ayrılmıştır. Bu kıyı boyunca duvarın dibinde iz sürerlerken küçük bir mağara tesbit ederler. Mağara içinde keşif yapınca kumlara gömülü bir cisim bulunur. Bir banyo küvetinin yüzeyde çıkan ucu olduğu anlaşılır.

Polisler küveti çıkarıp içine dolmuş kumları boşaltmaya başlar. Saniyeler sonra içinde insan kolu, ve ayak parçaları olan bir çöp torbası bulurlar. Üzerinden uzun zaman geçmiştir ama itina ile ojelenmiş parmaklardan neyle karşılaştıklarını anlayan görevliler kazıyı durdurular ve merkezi ararlar.

Haberi, “Amirim Lucie’yı bulduk” diye veren polis telefonda ağlamaktadır.

Uzman dedektifler ve adli tıp gelince arama yeniden başlar. Mağaradan önce talihsiz kızın başsız çıplak gövdesini, sonra da vücudunun diğer parçaları doldurulmuş çöp torbalarını bulurlar.  Lucie’nin kesik başı ise betonla kaplanmış halde mezardan çıkarılır.

Polis 8 ay sürse de en sonunda Lucie’ye ulaşmıştır ama ne yazık ki genç kız için zaman çoktan durmuştur.

Lucie’nin korkunç dramı ve Tokyo’daki beyaz kadın ticaretinin boyutları Richard Lloyd Parry’nin yazdığı “Karanlıktan Beslenen Insanlar adlı kitabında anlatılıyor. Yazar, Lucie’nin aranma ve bulunma sürecini detaylı ve kusursuz bir şekilde hikayelendirmiş.

Bir Ağustos sonu kaçamağı

Bundan sonrası geçen hafta olan garip olay ile ilgili.

Geçen hafta Tokyo’nun yakınlarındaki Boso Yarımadasına kısa bir kaçamak yapmıştık. Yaz mevsiminin son günlerinde, gökyüzü masmavi, deniz pırıl pırıl, sarp dağlar ve ekin vakti gelmiş uçsuz bucaksız tarlalar ise dingin ve pitoresk olur. Dönüşde dar köy yolları boyunca altın sarısı pirinç tarlaları ile nefes kesen bir tablo oluşturan bulutların fotoğraflarını çekmiştim.

Mola verdiğimiz cafelerden birinin sahibi Tokyo Körfezini feribotla geçmemizi önermişti. Zaman kısıtlı olduğu için yolumuza devam ettik ama deniz yolu ile körfezi geçme fikri hoşuma gitmişti.

Seyretmeye doyamadığım ekin tarlaları Ağustos ayı sonunda hasat edilirmiş. Dönüp bir kaç fotoğraf daha çekmek istedim. Ama bu kez feribotla gitmeye karar verdim. Sabah erkenden motoruma atlayıp yola çıktım. 90 kilometre uzaktaki Kurihara limanına vardığımda saat 9:15 olmuştu. Feribot her saatin 20inci dakikasında kalkıyor. Beni hemen 5 dakika sonra demir alacak olan gemiye yönlendirdiler. Ama o telaşla vapura binmektense etrafta biraz motor sürmek, keşif yaparak dinlenmek, körfezi de 10:20 seferi ile geçmek istedim.

Rota bilinmeyen bir yöne değişiyor

Böylece direksiyonu yarımadanın sahil yoluna vurdum. Geniş ve uzun bir plajı geçip yeni hasat edilmiş tarlaların uzaktan bakınca yamalanmış gibi durduğu tepeleri aştım. Ardından balıkçı teknelerinin sığındıkları küçük bir koyda gezindim.

Saat 10:20’ye yaklaşmaya başlamıştı ama benim Kurihama limanına dönmeye niyetim yoktu. Sebebini bilmediğim bir merak beni çağırıyor, şu köşedeki virajı da dönmemi, bir sonraki koyu da görmemi istiyordu.

İki rüzgar tribünlü bir tepede mola verdim. Yamaç altında bir yat marinası vardı. Gittim. Güzelliği ve sakinliği beni şaşırttı. Hayran kaldım. Fotoğraflarını çektim. Sonra yeniden yola koyuldum. Bir süre sonra büyükçe bir yerleşim merkezi olan Misaki kasabasındaydım. Öğle olmuştu. Bir kahve içip, tarihi gibi gözüken aşevi binalarının etrafında dolaştım. Dönüş vaktini geçiriyordum. Motoruma atladım. Sağa dönsem Kurihama limanına gidebiliyordum; sola gitmeyi yeğledim.

Misaki’den bir kaç kilometre sonra bir koya gizlenmiş bir başka ufak yat limanı var. Sonra bir tane daha. Artık yarımadanın bu bölgesindeki her koyda bir yat limanı olduğunun ayrımına varmıştım. Buraları için olağan bir şeydi anlaşılan. Japon rivierası denilen yerdeydim.

Diğerlerinden farkı olmayan bir sonraki koyun girişini geçtikten sonra fikrimi değiştirip U-dönüşü yaparak içeri girdim. Küçük ve dar arazinin başında yeni kurulan bir sitenin yarım kalmış inşaatı vardı. Hemen yanında yat limanı işletme binasi, sonra da üç ya da dört tane bahçeli villa bulunuyordu. Yolun sonunda, ki topu topu 200 veya 300 metre idi, 5-6 katlı bir yazlık apartman göze çarpıyordu. Ötesi denizdi.

Motoru o apartmana kadar sürdüm. Denizin kara ile buluştuğu yer kayalık olduğu için yolun bittiği şerit betonlanmış, kıyısına küçük bir duvar yapılmıştı. Aracımı köşeye park edip binanın etrafında biraz yürüdüm. Kimseler yoktu. Hayaletlere mahsus bir yalnızlık gibi. Burada yaşayanlar vardı ama sanki aniden yok olmuşlardı.

Beton duvarın üzerinden denizin fotoğrafını çektikten sonra binayı inceledim. Beyaz bir yapıydı. Herhangi olağanüstü bir yanı olmayan, sıradan bir bina. Çevresinde biraz dolaştım, ardından yat limanına doğru yürümeye başladım. Havada bir ağırlık hissediliyordu. Yol kenarındaki villalar temiz, bakımlı ve albenili idiler. Fakat kimsecikler yoktu. Sezon sonudur dedim ama farklı bir şeydi bu. Bir hüzün yüzüyordu etrafımda. Sanki buradan yaşam aniden çekilmişti. Bir şeyler olmuş hayat yarım kalmıştı. Etrafta tek bir canlı belirtisi bile yok. Ya da varlar ama ben onları göremiyorum. Ya ben bir hayaletim ya da onlar. Fotoğraflarını çektiğim yatlar bile mahsun ve suskunlar. Boynu bükük kuğular gibi salınıyorlardı.

Yol boyunca bir tek kul yok. Hayat yarım kalmış gibi
Çimler yeni kesilmiş, çiçekler taze sulanmış. Ama insanlar nerede?

Beyaz apartman

Yeterince vakit harcadığımı düşünüp motoruma geri döndüm. Parkettiğim yazlığın önüne gelince tarif edemediğim bir merak duygusu beni içeriye doğru çekti. Binanın arka tarafında geniş bir avlu ve bahçe etrafında ise palmiye ağaçları vardı. Büyükçe bir yapıydı. Giriş kapısı dar sayılırdı. İçeri girdikten sonra tereddüt ettim ve geri çıktım. Tekrardan dışarıdan binanın çevresini inceledim. Yukarı katlara bakıyor, birisiyle karşılaşmayı, bir çift göz yakalamayı umuyordum. Kimseleri bulamadım.

Bir süre daha orada kaldım. Uzaklaşmak için yat limanina yöneliyor, ama fazla yürüyemeden geri geliyordum. Gitmek istiyor ama bir türlü ayrılamıyordum.  Bu apartman beni tutuyordu. Efsunlanmış gibiydim.

“Blu Sea Aburatsubo” (Mavi Deniz Aburatsubo) apartmanının girişi

En sonunda etrafımdaki ezici yalnızlık hissini yenip aracıma atladım ve dönüş yoluna vurdum.

Dönüş

Burası benim son durağım oldu. Görülmesi gerekeni görmüş, gidilmesi gereken yere gitmiş gibi bir muvaffakiyet duygusu ile Tokyo’ya yöneldim. Yol boyunca bir iki plajda çarçabuk denize girip serinlemek için yaptığım molalar dışında durmadım da.

Döner dönmez deniz kıyısındaki o apartmanın kaydını internette aramaya başladım. Önce ismi Blue Tours Aburatsubo diye girdim. Arama sonuç vermedi. Sonra yanlış okuduğumu, apartman adının Blue Sea olduğunu farkettim.  “ツ” ve “シ” olarak yazılan ve “tsu” ve “shi” olarak okunan harfleri karıştırmıştım.

Arama motoruna Japonca “Blue Sea Aburatsubo”  yazıp da bilgisayarın “Giriş” tuşuna basmamla birlikte ekrana bir sürü bağlantı yağdı. Gözlerim hızla tararken “Vukuat Dosyası” adlı bir yazı farkettim. Dosya 401 numaralı dairedeki tuvalet tamiratı hakkında bir şikayeti anlatıyor gibiydi. Tamamını okumadım ama bir yorum dikkatimi çekti: “Blue Sea Aburatsubo, o kızın katledilip cesedinin parçaladığı meşhur yazlık apartman orası…”.

Gözlerim donuklaştı, ne okuduğumun ayrımına tam varamadan hızla diğer sayfalara girdim. Japonca yazılmış Lucie Blackman ismini görünce yıllar önce ilaç içirilip öldürülen konsomatris kızın hikayesini hatırladım. Detayları bilmiyordum ama zengin ve sapık bir seri katil tarafından Yokohama’daki bir eve kaçırılıp ırzına geçildiği sonra da öldürüldüğünü okuduğumu hatırlıyordum.

Blue Sea Aburatsubo apartmanı; Lucie’nin  kısa yaşamının aniden ve vahşice noktalandığı mekandı ziyaret ettiğim.

Neden o koya gittim?

Ruhlarla temasa inanan bir insan olduğumu söyleyemem. Benim aklımın alabileceği bir şey değil.

Normal şartlar altında bu geziye  tamamen tesadüf deyip geçmek doğal ve mantıklı gelir bana. Ama diyemiyorum.

Lucie hakkında yazılanları okurken bir ayrıntı dikkatimi çekiyor. Deli dolu geçen kısacık yaşamı haksızca ve hunharca elinden alınmasaydı 2 gün sonra (1 Eylül) 32. yaş gününü kutlayacaktı.

Parapsikoloji ile ilgilenenler ruhların özellikle travmatik ölümlerde yaşayanlara verdiği mesajlar olduğu yönündeki teorilere işaret ederler. Kimbilir belki de Lucie hatırlanmak ve kendisine yapılan adaletsizliği bilmeyenlerin de öğrenmesini istedi. Belki de karanlıklara gömüldüğü bu doğa incisini bir yabancının gözlerinden görmeyi arzu etti.

Belki astrolojik bir açıklaması vardır. Bilmediğim için yorum yapamam.

Yaşadığım bu şehirde beraber soluk aldığım insanların ortak hafızasında yer alan fakat konuşulmayan, tartışılmayan ve en kötüsü hiç olmamış gibi unutulmaya çalışılan bir dramı öğrenmek ve yazmak en azından bu garip macerayı bana yaşatan güce karşı bir görevdir diye düşündüm ve kaleme döktüm. Siz okuyanlar farklı yorumlayacaksınız.

Son Söz

Lucie’nin dramının anlatıldığı kitabı bu olaydan sonra okudum. Yazılanlara göre Joji Obara’nın evinde 200den fazla sadist ve mazoist seks ayinlerinin kayıt edildiği video bulunur. Polis bunların arasından 1992 yılında ölen Avusturalyalı Carita Ridgway’i teşhis eder ve kayıtlara böbrek yetmezliğinden vefat olarak geçen vakanın gerçekte Obara’nın işlediği bir cinayet olduğunu ispat eder. Ayrıca katilin onlarca kadını ilaçla uyutup tecavüz ettiği anlaşılır. Ancak Obara Lucie’yi öldürdüğünü itiraf etmez, ve kanıt yetersizliğinden bu olayda suçlu bulunamaz. Mahkemesi 2007 yılında sonuçlanır. Bir cinayet, 8 kaçırma ve tecavüz, ve Lucie’nin cansız bedenini parçalara ayırıp gömme cürümlerinden hüküm giyer. Ömür boyu hapis cezası alır.

Roppongi’de Casablanca klübü bugün de faaliyette. Genç kızlar hala beyaz kadın ticaretine feda ediliyor. Bizim bilmediğimiz niceleri de Tokyo’nun karanlıklarında yok oluyor.

Yorumlar

Yorum bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s