Kawabata’nın Karlar Ülkesi’ni hatırlarken

Üye olmak için burayı tıklayın, yazılar doğrudan posta kutunuza gelsin (kişisel bilgileriniz gizli tutulur)

Bugün Tokyo da hava soğuk ve yağmurlu. Geçmeyen grip, düşmeyen ateş, sökemediğim öksürüğüm var. Sıkı sıkıya giyinik durumdayım. Penceremin kenarındaki sofaya tünedim; buğulanmış camın arkasından dışarısını seyrediyorum. Arka planda Chopin’in etüdleri çalıyor. Neyse ki yarın tatil Japonya’da.

Arkadaşlarım memleketteki yoğun kar yağışının ardından çektikleri fotoğrafları paylaşmışlar. Damların, arabaların, ağaç dallarının üzerinde karlar birikmiş. İstanbul 15 milyonluk dev bir metropolden çok masallarda görülen oyuncak sıcaklığındaki dağ kasabalarını andırıyor.

Kar, tüm çirkinlikleri, pislikleri, pürüzleri örtmüş. “Beyaz” rengin çağrıştırdığı saflık, temizlik, ulvilik kaplamış eski kentin üstünü. Baktığım ile gördüğüm aynı değil sanki, bu muhteşem şehrin hayallerimizdeki silueti var gözlerime inen perdenin arkasında. Bir Ocak ayında, Emirgan sahil yolunda kar yağışı altında yürürken, üzerine tünedikleri kar tutmuş taşlardan boyunlarını gövdelerine çekmiş halde zümrüt yeşili suları seyreden martıları hatırladım. Uzun seneler önceydi.

Sevdiğim kadın, kar yağışı elimde kahve evin güvenli sıcaklığında nefeslerimizden buğu tutmuş penceremden seyredilirse güzeldir demişti.

Sonra hafızam beni Nobel ödüllü Japon yazar Kawabata’nın başyapıtı “Karlar Ülkesi” adlı romanına götürdü. Hikayeye konu olan taşra bölgesinde iki yıl yaşadım, konunun geçtiği kasabaya (Yuzawa) onlarca kez gittim. Ne kadar çok anım var orada.

Uzun bir tünelden geçilerek giriliyor. Bu büyülü köye karanlık ve ıslak taşların arasından geçerek ulaşırken gerçek dünyayı arkada bırakıyormuş gibi oluyorsunuz .

Yuzawa kasabası kayak merkezleri ve kaplıcaları ile meşhurdur. Hikayenin konusu ile paralellik gösterdiği için yazıyorum- Japonya’ya geldikten sonra ilk sevişmemi de burada bir kaplıca otelinde yaşamıştım. Kadının adı Sachiko idi. Ya da öyle bir şey. Kaplıca fikri onundu; oteli de o ayarlamıştı. Belki Kawabata’nın romanına konu olan yerdi; bilmiyorum.

Şiirsel bir güzelliği vardır bu beldenin. Düşler diyarındaymış gibi görünür akşamları lapa yağan karın altında.

Biz de o akşam dışarıda usul usul dökülen kar yağışının kulakları sağır eden sessizliğini hissederek, kükürtlü suda arınıp ipeksi tenlere bürünmüş bedenlerdik birbirine kilitlenen. Japon kadınlarının bedenleri ateş gibi oluyormuş. Alev alev. O zaman anlamıştım. Onların bu özelliklerini Kawabata Karlar Ülkesi romanında da kısaca şu cümle ile işlermiş: “Yanaklarımın kırmızılığı soğuktan değil. Yatağa gireyim bir dakikada saçlarımdan topuklarıma fırına dönerim“.

Sachiko’dan sonra başka sevgililerim de oldu. Keiko,Yoko, Yuko, Akemi, Noriko, Atsuko…

Yasunarı Kawabata’nın başyapıtı sayılan bu roman Tokyo’lu bir züppe olan Shimamura ile bir Mayıs ayında konakladığı taşra kaplıcası otelindeki yeni yetme geyşa Komako’nun aşkını anlatır. Bu otellerde müşterilere kadın sağlamak müdürün görevleri arasındadır. Shimamura’ya toy bir kız olan Komako gelir. “Baştan sona çok temiz ve saf” gördüğü Komako’dan etkilense de kendine hakim olur. Onu bir arkadaş olarak saydığını yerine daha tecrübeli bir kadın bulmasını ister. Aralarında bu şekilde başlayan diyaloglar zinciri gizli bir etkileşimin filizlenmesine sebep olur ve Komako’nun kendini Shimamura’ya teslim etmesi ile sonuçlanır. Ama adam hem evlidir hem de yolcu. Her yolcu gibi dönecektir ve döner de.

urasa-station

Karlar ülkesindeki istasyonlardan birisi

Fakat Shimamura Komako’yu unutamaz. 199 gün sonra bir Aralık günü kasaba karlar altına gömüldükten sonra tekrar onu görmeye gelir. Kaderin garip bir cilvesi seyahat ettiği trende kendinden yaşlı ve hasta bir adamla beraber yolculuk eden Yoko adlı bir kadının güzelliğine kapılır. Yoko bir geyşadır ve Shimamura ile aynı kaplıca otelinde kalmaya gelmektedir.

Güçlü tasvirlerle ve simgelemelerle dolu romada yazar Kawabata Karlar Ülkesi’nin epik sembollerini anlatımında ustalıkla kullanıyor; yazısı roman ile Japon şiir sanatı “haiku” arasında gidip geliyor. Mesela trende seyahat ederken dışarıyı seyrediyormuş gibi yapıp, ama gerçekte pencere buğusunda oluşan yansımasından Yoko’yu gizli gizli seyretmesini nasıl yazdığına bakalım. Burada “ayna” olarak tasvir edilen buğulanmış tren penceresinin camıdır (tercüme bana ait):

Aynanın derinliklerindeki akşam karanlığında manzara geçip gidiyordu, aynadaki ziyalar ise sanki birbirleri üzerine bindirilmiş sinema filmleri gibiydiler. Şeffaf ve hayalimsi şekiller ile alacakaranlığa kayan gecede kaybolmaya başlayan fondaki manzaranın arasında bir alaka yoktu. Fakat yansımalar eriyerek karışmış, bu aleme ait olmayan, düşsel bir cihandan simgeler gibi olmuşlardı. Shimamura uzaklardaki karanlık dağlardan arada bir çıkan ışık noktalarının kadının yüzündeki parlamasını gördüğünde şahit olduğu şeyin tarifsiz güzelliği karşısında göğsünün kabardığını hissediyordu

Roman daha sonra ikili arasında ilk başta okuyucuya anlamsız gelebilecek diyaloglar ve sahnelerle gelişir. Okuyucunun, yazarına Nobel ödülü kazandıran ve 1934 yılında başlayıp 13 yılda kısım kısım bitirerek 1947 yılında tamamladığı bu eserin bir başyapıt olduğunu farkına varabilmesi için Japonca’nın ve Japon kültürünün simgesel özelliklerini ve soyut yanlarını bilen bir mütercim tarafından çevrilmiş nüshasını okuması gerek. Aksi takdirde öykü kahramanı Shimamura’nın aşık olduğu kadına “iyi bir kızsın sen” dedikten hemen sonra; aynı cümleyi içindeki “kız” sözcüğünü “kadın” olarak değiştirerek yinelemesinin, eserde sık sık karşımıza çıkan haiku özelliklerinde yazı ve anlatım tarzı bir kullanım olduğunu, ve romanın doruk noktasına karşılık geldiğini anlamadan kitabı bitirebilir; uzunluk açısından kısa sayılabilecek bu eserde her sayfaya serpiştirilmiş zıtlıkları, inkarları, yanılsamaları ve en sonundaki hesaplaşmaları farketmeden Kawabata’nın dünyasında çıkıp gidebilir.

Bu beldede çok anım var. Çektiğim yüzlerce de fotoğraf. Hepsi anılarım gibi arşivimin derinliklerine duruyor. Çoğu günlüğümün sayfaları kadar yakınlar. Belki geçmişi geçmişte bırakmalı. Anılar bir toz zerreciği gibi uçuşmalı zihnimizin flu gözlerinde. O kadar. O günleri hatırlamak tekrar yaşamak değil çünkü. Kişi aynı kişi değil. Geçen yıllar şüphesizki beni çok olgunlaştırdı ve bilgeleştirdi, ama bir zamanlar gökteki ejderhayı elleriyle tutup yere mızrak gibi saplayan genç adamın kurduğu hülyalardan da bir o kadar uzaklaştırdı.

Ateşim 39, kim bilir belki de şimdi günlükleri okumanın tam zamanı; anılarım sanrılarıma karışırlar da tutkulu günlerimde yazdığım o satırlarda geçmişimin kırıntılarını bulabilirim.

Tüm bunları yağmur yağarken nefesimden buğulanan camın ardında dışarı bakmam çağrıştırdı.

Bütün bu yıllardan sonra hala hatırladığım bir sahne var. Bir kış akşamıydı. Dışardaydık. Hava soğuktu. Üşüyordum. “Japon kadınlarının gerçek güzelliği” demişti beraberimdeki benden çok yaşlı adam, “nefslerinde fırtınalar esse de, yüreklerinde şahlanmalar olsa da kendilerini kontrol edip hiç bir şey belli etmeden bir ikebanaya o güne kadar görülmemiş bir renk koyabilmelerinden gelir“. Tam bu cümle olmasa da buna benzer bir şeydi işte. Sanırım Japonya’da kadınların erkeğine tüm benliğini vermesinin kültürel bir özellik olduğunu söylemeye çalışıyordu. Burada anlatılan şeyin sadakat olmadığını, söylediği sözün de bugünkü Japonya’da geçerli olmadığını gördüm. Kendisi geçmiş zamanda kalmış bir “Yamato” ülkesinin hakkında konuşuyordu. Belki de yabancı bir öğrenciye basmakalıp bir Japonya imajı sondalamaya çalışıyordu. Bilmiyorum. Fakat düşüncede ulvi bir güzellik olduğunu kabul ediyorum.

Kardan yapılmış minyatür bir şehirde çay seremonisi

Kardan yapılmış minyatür bir şehirde çay seremonisi

Yorumlar

  1. Gecmis olsun Erol. Ben de simdi soguk bir Hollanda aksaminda bir seyler okuyorum, kulagimda da tsm ( turk sanat muzigi) radyo.. Atesim ciktiginda akici konusur ver yazarim;-)

    Sen zaten guzel yaziyorsun ve buna zaman ayiriyorsun. Helal!

    >

    • Selam, Filipinler’de bünyeyi zayıflattım herhalde. Grip virüsü girmiş olmalı vücuda. 30 Aralık’dan beri böyle. Geçer yakında herhalde.

  2. gecmis olsun erol bey お大事にね
    ben kaze olunca beni drug store a goturup surup icirmisterdi. ilk bi plasebo etkisi olan icecekler bir ise yaramaz dedim ama ziplatti o zamandan beri grip nezle japon isi cozum.
    tekrar gecmis olsun

    saygilar sevgiler

  3. ustad selam oncelikle gecmis olsun! karlar ulkesi yazisini buyuk keyifle okudum kalemine saglik! benim de en sevdigim kawabata romanidir kitap yanimda olmadigi icin cevirmenini bilemedim ama safahlardan yillar once aldigim 70’lerin baskisiydi hala moskova’da kitaplikta durur bu arada biz zagreb’de altinci ayimiza giriyoruz sakin, kimlikli, kisilikli, iddiasiz bir orta avrupa sehrinde huzurla yasiyoruz:)) bekleriz bu taraflar selam ve sevgiler suat

    >

Yorum bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s