Japonya’nın “kalite” tutkusu

Üye olmak için burayı tıklayın, yazılar doğrudan posta kutunuza gelsin (bilgileriniz gizli tutulur). Günün fotoğrafçısı yazı sonunda.

Japonya’da bir kaç yıldan beri Çin malı kullanmama eğilimi var. Kalite meselesi. Bir de Çin’de üretilen malları sağlıklı ve emniyetli bulmuyorlar.

Bizim evin bir su pompası var. Geçenlerde durdu. Servisi çağırdık. Geldi baktı, pompa sizlere ömür dedi. Bu ürünlerin miyadı en fazla 10 yıldır dedi. Biz 11 yıldır kullanıyoruz. Değiştirmek gerekmiş. Hemen şimdi. Ne kadar diye sordum. Bir fiyat çıkardı yaklaşık 3000 Dolar. Ufacık elektrikli pompa! İnternetten baktım Çin malı olsa 4’de bir fiyatı. Ama hayatta Çin malı koymam diyor adam. Yok böyle bir şeyi aklına bile getirme. Buraya Çin malı pompa takacak bir tane tamirci bile arasan bütün Japonya’da bulamazsın dedi.

Adam anlatıyor da anlatıyor bu pompalar böyledir. Japon malı en iyisidir 7-8 yıl dayanır. Sizinki 11.inci yılında şanslısınız. Saydırıyor da saydırıyor.

Tamam dedim. Sen git ben bi düşüneyim. Adamın bu çok bilmiş hali tavrı sinirime dokundu. Yolluyoruz geri. Tamirci kendinden emin. Ama bak ben çok meşgulüm öyle gel deyince hemen gelemem randevu alman gerek falan diyor yukarıdan konuşuyor. Neredeyse parmak sallayacak. Benim canım sıkkın. Hesapta olmayan harcama. Hanımın yüzü asık, alt kattaki tuvaletleri kullanamıyoruz. Banyo da şüpheli.

Günlerdir sigorta panosunda düşük bir düğme var. Neyin nesidir çözemedik. Çin malı kullanmak istemeyen tamirciyi gönderdikten sonra panodaki o sigortayı tekrardan çalışır konumuna getiriyorum. Bir müddet sonra pompa haznesine bakıyoruz, su seviyesi aşağıya inmiş. Yani meğerse elektrikli pompanın bağlı olduğu sigorta atmış. Bizim çok bilmiş tamirci gidip bir sigortayı bile kontrol etmeyi düşünmedi.

Adam Çin malı kalitesiz kullanmam diyor, verdiği hizmetin kalitesi ondan beter.

Bu deneyime bakarak Japonya’da hizmet kalitesi düşük gibi bir genelleme yapmamak gerek tabi. “Japon malı kullanıyoruz” trendinin ardında yatan sanayi ve diğer ürünlerde görülen kalite sıkıntısının sağlam temelleri var.

Genel olarak bir kalite sorunu var Çin mallarında. Alıyorsun elinde kalıyor. Mesela 2008 yılında Pekin olimpiyatları için yapılan güzel bir T-Shirt getirmişti kayınpederim. Bir sene ambalaj içinde durdu. Sonra giymek için çıkardım. Bir kere felaket kimyasal kokuyordu. Sonra giymek için kafamdan geçirirken T-Shirt parçalandı. Gerçekten elimde kaldı yani.

10-12 yıl önce Japonya’da Çin malı çoktu. Bilhassa donmuş gıda ürünleri arasında yaygındı. Japonya tarım ülkesi değil, pirinç dışında hemen her şeyini ya bitmiş ürün olarak ya da hammadde olarak ithal ediyor. Çin malı sebzeler, donmuş gıdalar, çam ya da çiçek balları, işlenmiş ürünler köşe başındaki bakkalımıza kadar girmişti. Ayrıca oyuncaklar, giysiler, mobilyalarda öyle.

Sonra donmuş gıda ürünlerinde bir kaç zehirlenme vakası gördük. Bunlar ölümle sonuçlanan vakalar değildi ama büyük olay oldu. Fısıltı gazetesi devreye girdi. Çin’de üretilen gıda ürünlerinin itibarı bir anda sıfıra indi. Çocuk oyuncaklarında kullanılan boyaların kanserojen olduğu ortaya çıktı.

Böyle hikayeler sıkça duyulur olunca dükkanlar “bizde Çin malı bulunmaz” tabelası asmaya başladılar. Gıda’da Çin varlığı dengelendi bazı yerlerde neredeyse sıfırlanırken Japon gıda ürünlerinin mükemmelliğini vurgulayan kampanyalar ortaya çıktı.

Mesela “Ben ektim ben ürettim” akımı başladı. Havuç, kereviz, domates ürün ne ise çiftliğin sahibi fotoğrafını koyup “bunu ben ürettim” diye bir broşürle marketlere koydular. Domatesin tanesini neredeyse üç liradan alıyoruz. Buna rağmen Japonlar radyasyonlu Fukushima domateslerini Çin mallarına tercih ediyorlar.

Akşam üzeri bir alış veriş merkezinde gezinirken gözüm erkek giyim ürünleri satan Papas markasının reyonuna takıldı. Bu markanın mağazaları klasik avrupa ve Amerika modasından esinlenmiş ürünlerin satıldığı mekanlardır, içindeki restoran ve “cafe”ler de öyledir. Erkekler Papas, kadınlar Mademmolislle Non Non markası ile satılır.

Reyonun girişindeki tezgaha kazak, yün gömlek, ve hırkaları özenle yerleştirmişler. Cam kaplı üst bölümün sol tarafında atkılar ahşap bir çekmece içinde sergileniyor. Hemen yanındaki alanın tamamı ise ”Tüm ürünlerimiz Japonya’da üretilmiştir” diye bir plaka ile kaplanmış. Ne alırsan hepsi Japon malı. Çin veya başka bir yerde üretilmiş hiç bir şey yok.

IMG_9557

Papas mağazalarında fiyatlar pahalıdır. Japon Malı etiketini alınca daha da uçmuş. Mesela fotoğrafta gördüğünüz gömleklerin tanesi 25.000 yen, yaklaşık 625 TL. Hırka 1875 TL civarı. Aynı mallar Çin’de üretilip getirilse 10’da biri fiyatına koyabilir, ama o zaman da kimse buradan alış veriş yapmaz.

Aradaki fark kaliteden geliyor. Japon malı ise kalitelidir ve sağlıklıdır. Değilse kalitesizdir. Özellikle Asya’da üretilenler. Diyelim ki fotoğraf makinası alacaksınız. Mesela Nikon. Japonya’ya turist gelmiş yabacılara satılan Nikon Tayland’da üretilmiş. Japonların aldığı Japonya’da imal edilmiş. Böyle bir şey.

“Japon malı satıyoruz” bir marka oluyor Japonya’da. Pazarlama yöntemi. Tüketim düşüyor, yeni veya ucuz mal getirerek satış yapamıyorlar. Kalite bazı durumlarda yegane satış stratejisi oluyor.

Financial Times adlı gazetede 12 Aralık’da “Champange inspires a revival of Japanese towel making” başlıklı bir haber dikkatimi çekti. “Japon havlu sektörün şampanyadan ilham aldı” demek. Havlu konusunda hassasımdır. Okudum. Haberde Japonya’nın havluları ile meşhur İmabari yöresindeki havlu endüstrisinin ucuz ithalat sonucu yok olma noktasına geldiği anlatılıyor. Yüzlerce firma kapanmış. Burada pamuk yetişirmiş ve İmabari 1920’lerde Japonya’nın Manchester’i diye anılırmış. Japonya’da üretilen havluların yarısından fazlasını imal edermiş.

Ucuz havlularla fiyatta rekabet edemeyeceklerini anlayan Japonlar kalite ve estetik tasarıma yüklenmişler. Kashiwa Sato tarafından tasarlanmış marka havlular yapmaya başlamışlar. Normal havlularda kullanılan kimyasallardan daha az koymuşlar, kaliteyi öne çıkarmışlar ve sektörü yeniden canlandırmışlar. Böyle bir hikaye.

Havlu Japonya’da hediye olarak da alınır. Fiyatı ucuz olursa da kimse almaz. Kaliteli mal istiyor tüketici. Kaliteyi de ancak Japon üretebilir başka kimse beceremez diyor. Ucuz havluların da pazarı var ama o segmentte kimse kar etmiyor.

Aynı durum sanayi ürünlerinde de görülüyor. Japon kalitesinde malı kimse yapamaz anlayışı var. Bu özgüvenin arkasında onyıllardır yapılan Ar-Ge, kaizen, ve toplam kalite geliştirme ve yönetimi anlayışının uygulanması yani reel bir deneyim var.

Bir anlamda Japonya artık mal ihraç etmiyor, kalite ihraç ediyor. Ben üretim teknolojisi ve kalitede bir numarayım, ne olsa üretirim anlayışı söz konusu.

Japonya dışındaki firmalarla yapılan M&A görüşmelerinde de bu kalite konusu kilit nokta. Sanayide ara mal girdilerini dışarıya ürettirmedikleri ve hepsini kendileri yaptıkları için uluslararası tecrübesi olmayan bir sürü Japon firma var. Bu durum ise ara ürün özelliklerinin standart yöntemlerle iletişimi için gerekli teknolojiyi geliştirmelerini engellemiş.

Mesela avrupalı veya Amerikalı bir parça üreticisi Tayvan, Türkiye, Çin gibi yerlerde de malını ürettirmek için o ülkelerdeki imalatçıların anlayacağı şekilde uluslararası normlarda mekanik çizimlerini falan hazırlamış. Japonlar ise aralarında çalışdıkları için böyle bir standartlamaya gitmemişler. Kalite konusunda yabancılara güvenemediklerinden yurt dışına açılamıyorlardı. Şimdi açılmak isteseler de anlaşadıkları için işler zor yürüyor. Açılamadıkları için fiyatları pahalı kalıyor. Bu farkı “daha fazla kalite” ile kapatmaya çalışıyorlar. Ama ekonomik anlamda fiyat farkı ciddi seviyelerde.

Japon yatırımcısı çekmek isteyen ülkelerin stratejik olarak Japonya’daki kalite seviyesini tutturabilecekleri bir altyapının kendi ülkelerinde de kurulu ve işler halde olduğunu göstermeleri gerek. Asya’da bunu yapabilen bir ülke yok. Bu nedenle Japonlar gidip sadece kendilerine has organize sanayi bölgeleri kuruyorlar. Bu OSB’lerde Japonya’daki altyapıyı sağlayıp orada Japonya ile aynı kalitede mal üretilinebilir mantığı ile fabrika alanlarını altyapıyı yani OSB’yi Japonya’da satıyorlar. Ama o zaman da fiyat ve kiralar uçuyor yurt dışına açılamanın getirdiği önemli bir avantaj ortadan kalkıyor. Endonezya, Vietnam örnek. Benim tanıdığım firmalar buradaki OSB’lerin kiralarının Tokyo’dan pahalı olduğunu söylemişti.

Yorumlar

  1. Bu blogu okumak gerçekten çok zevk verici. Fazla bulunmayan içerikler olduğu için kıymetlide ayrıca. Yazmayı hiç, en azından uzun süre bırakmayın lütfen.

Yorum bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s