Garip bir hastane macerası

Güney ve batı sahillerimizi çok gezdim öğrencilik yıllarımda. Büyük otellerin, duble yolların zamanından önce, kumsallar bakir, pansiyonlar kralken. Antalya’ya gelmeyeli nerede ise 10 yıl olacak. Bu yılki yaz tatilimde soluğu önce Ankara’da, sonra da Kemer’de alıyorum. Hesapta sakin, tasasız ve sorunsuz bir 5 gün geçirmek var. Ama o hesap buradaki çarşıya uymuyor. Büyük bir tatsızlık veya olumsuzluk yaşamıyoruz ama gereksiz ve garip bir tecrübemiz oluyor.

Oğlan yataktan düşüyor ve kafasını komodine vuruyor

Buradaki ikinci günümüze masmavi bir Akdeniz sabahı ile başlıyoruz. Kemer ilçesine 4 km yakınlarda bir tatil köyündeyiz. Son üç yıldır ilk kez ailecek tatil yapmanın keyfini çıkarıyoruz.

Saat 7’30 civarı. Tatilde sabahları ne yapılır? Uyanmadan öne yatağın içinde mahmur mahmur gerinilir. Beşbuçuk yaşındaki oğlumda öyle yapıyor. Uyku ile uyanıklık arasında kalan o hafif boyutta yatağın içinde dönüyor. Bir daha dönüyor, bir daha derken yatak bitiyor ve  yere düşüyor, düşerken de somyanın yanındaki komodinin sivri köşesine “küt” diye kafayı geçiriyor. Kulağının tam arka tarafı.

Kulak arkası hafif yarık, kanama var. Ne yapmalı?

Bir anda keskin bir küçük çocuk ciyaklaması odamızı dolduruyor. Oğlanın düştüğünü gördüğüm için fırlıyorum ve hemen yarayı aramaya başlıyorum. Bulamayınca derin bir oh çekiyorum ama yanlış yere bakıyormuşum. Bir süre sonra yataktaki kan izleri günün kalan kısmının nasıl geçeceğini belirliyor.

Kanamayı ve yara etrafındaki şişme ve morarmayı görünce buz tedarik ediyorum. Bu arada otelin revirine veya doktoruna ulaşmaya çalışıyorum. O saatte yok kimse. Fransız bir “hemşir” geliyor (hemşirenin erkek olanı). Kırık bir ingilizcesi ile yardım etmeye çalışıyor. Pansuman yapıyor. Bu arada resepsiyon bir hastane ile temasa geçmiş. Onlar araba gönderiyorlar.

Böylece Yaşam Hastanesinin Kemer’deki polikliniği ile tanışıyoruz. Kaldığımız otel ile anlaşmalılar. Temiz bir yer, güler yüzlü insanlar. Hemen ilgileniyorlar. Saat sabahın 8:15 civarı. Yaraya bakıyorlar. Pansuman yapılıyor. Röntgen çekiliyor. Doktor açık yaranın dikmeyi gerektirecek bir yarık olmadığına karar veriyor. Rahatlıyoruz. Röntgende de bir anormallik çıkmıyor. Daha çok rahatlıyoruz. Ama diyor biraz bekleyin bir de çocuk doktorumuz görsün.

İlk tereddüt, ne ilgisi var çocuk doktoru ile kafa travmasının

Oğlan kafayı sert ve sivri bir cisme vurmuş. Düşme ve çarpmaya bağlı bir travma olabilir. Bunu anlarsa bu tip vakkalara bakan uzman doktor anlar. Çocuk doktoru değil. O kadar mantık yürütebiliyoruz. Bu söylediklerime karşı düz bir cevap alamıyorum. Siz bekleyin biraz hem müşahede de etmiş oluruz gibisinden bir yanıt geliyor.

Bekliyoruz. Yimibeş dakika sonra bu öneriyi getiren doktor, hastanenin çocuk doktoru ile görüştüğünü, kendisinin kafa travması uzmanı olmadığını beyan etmesi sonucu bizi görmesinin bir anlamı olmayacağında görüş birliğine vardıklarını, gidebileceğimizi söylüyor. Eğer kusma veya uyuklama halleri olursa hemen haber verin diyorlar. Peki diyoruz.

Bizi muhasebeye alıyorlar. Bir pansuman, bir rontgen, tavsiye, güleryüz ve beklemeye 500 TL verip çıkıyoruz. Bu arada bizden otele geliş ve gidiş parası alıyorlar ama geri götürmeyi unutuyorlar. Ben de ödediğim paraya transferin dahil olduğunu bilmediğim için sormuyorum. Sonuçta taksi ile geri dönüyoruz. Çekilen röntgen de bize verilmiyor. Arayıp haberdar ediyorum. Size teslim edilmesi lazımdı göndeririz diyorlar.

Tam bu olayı hafızadan silmeye başlamışken

Kendimizi yeniden Akdeniz’in o çok özlediğim kollarına atıyoruz. Herhangi bir anormallik yok. Bu vakkayı da hafızamızın bir köşesine atmaya hazırlanıyorum. Oğlan için biraz heyecan oldu. Büyüyünce arkadaşlarına anlatır diye şakalaşıyoruz. Biraz havuz biraz deniz. Uzun zamandır istediğimiz bir tatilin tadını çıkaralım.

Ama olmuyor. Öğle yemeğini yerken aniden bizim ufaklık kusmaya başlıyor. Uzun sürmüyor ama içime de kurt düşüyor. Doğduğundan beri ikinci kez kusuyor bizim çocuk. Birincisi bebekken zorla süt içirmeye çalışınca olmuştu. Zaten genelde hastalıklarla arası yoktur. Birbuçuk yaşından beri ana okuluna gider. Toplam iki veya üç defa devamsızlığı oldu. Bir tanesinde burnu akıyordu, hiç hasta olmayan bir çocuğun burnu nasıl akar diye okula yollamadık Boş çıktı. Digerinde ise sabah geç kalkmıştı gidemedi.

Arkasından “uykum var” deyince tam işkilleniyorum. Gerçi odaya dönüp de hadi uyu deyince uyumuyor veya uykunun esamesini bile göstermiyor ama gene de öğle uykusu kavramını defterine hiç almamış bir çocuğun uykum var demesi içimdeki kurtları azdırıyor. İşi şansa bırakmamak gerek. Kemer’deki hastaneye telefon ediyorum. Doğal olarak geri gelin diyorlar.

Sizi Antalya’ya göndereceğiz Tomografi çeksinler

Bu aşamada  bize söylenen şu: Bu işten beyin cerrahı anlar, belki bir tomografi çekmek gerek. Kemer’deki Yaşam Hastanesinde ne beyin cerrahı var (olsa şaşırırdım) ne de tomografi cihazı. Antalya’da ki merkezlerine gitmemiz gerek. Yaranın pansumanını yenilemelerini rica ediyorum. Yeniliyorlar.  Bir ambulans ayarlanıyor ve “Daa-diii, Daa-diii” siren sesleri altında yola koyuluyoruz.

Ben hafiften “piss-off” yani sinirlenip uyuz olmaya başlıyorum. Antalya 44 km ötede. Ama sonuçta bu hastane ile başladık onlarda başka bir hastaneye göndermek yerine sağolsunlar ilgileniyorlar diye düşünüyorum. Oğlanın durumunda bir ciddiyet görmeseler herhalde göndermezler.

Yolda siren çalarak giden ambulansımıza kimse yol vermiyor. Şöförün selektör yakması veya önündeki arabaların dibine kadar girmesi gerekiyor yol açsınlar diye. Bazı araçlar kasten veya bilmeden önümüze atlıyor. Çoğunun ensesine yapışmadan farketmiyorlar arkadan bir ambulans geldiğinin. Otobüslerin, kamyonların, “Tehlikeli Madde LPG” yazan tankerlerin tanponuna neredeyse dokunduruyor şöförümüz, sonra basıyor sireni. Ambulans değil kamikaze pilotu mübarek. Hani önümüzdeki araçlardan bir tanesi biraz hız kesse veya panikleyip frene falan bassa hep beraber Japon manitusunu görmeye gideceğiz. Öyle bir durum var.

Antalya Yaşam Hastanesinde

Saat öğleden sonra üç buçuk gibi giriş yapıyoruz. Acildeki doktor tomografi çekelim diyor. Ben rutin bir soru olarak çocuğa zararı olur mu diye soruyorum. Tomografi de sonuçta ışındır, radyoaktivite yani. Son 7 aydır Japonya’da deprem ve nükleer faciayı yaşayan, bu konu üzerine yazılar yazan, bir ara her gün havadaki ve sudaki radyoaktif madde oranını takip eden, yerel radyasyon oranları azmaya başlayınca ailesini Kyoto’ya gönderen biriyim ve doğal olarak bu konuya hassasım. Onlarca tanıdığımın ve arkadaşımın bu nedenle Tokyo’dan temelli ayrılmasına da şahit oldum.

Ayrıca bizi Kemer’den buraya tomografi çekelim diye göndermediler. Beyin cerrahı görsün, gerek duyarsa çekilsin diye yolladılar. Normal bir soru bu. Her babanın sorması gereken, benim gibi radyasyona normalin üzerinde hassas birisinin mutlaka soracağı bir soru.

Bu soru üzerine acil servisteki görevli hekim, “beyin cerrahımız görsün gerek duyarsa talimat verir o zaman çekeriz” diye geri adım atıyor. Tamam diyoruz. Bir süre sonra bizi müşaede altına koymak için bir odaya alıyorlar. 4. katta 408 numaralı oda. Hatırladığım kadarı ile oğlanın yarasının pansumanını yenilemiyorlar.

İkinci tereddüt, bize dördüncü katta bir oda veriyorlar

Dördüncü katta bir oda verildiğini farkedince bir garip oluyorum. Gerçi teorik olarak burası 4 değil 5. kat çünkü Japonya’da zemin kat kavramı yok. Katlar 1den başlıyor. Dolayısı ile Japonya’daki 3. kat burada 4.kat oluyor. Buradaki 4. kat da Japonya’da 5.kat.

Ama sorun kat numarası, ve o numaranın nasıl okunduğu.

Okuyucuyu daha fazla karalıkta bırakmamak için hemen bir açıklama yapmalıyım burada. Japonya’da hastanelerde genellikle 4. kat veya içinde 4 rakkamının olduğu hasta odası yoktur. En azından katlara 4 numarasını vermemeye dikkat ederler. Nedeni de 4 rakkamı Japonca’da “shi” diye okunur. “Shi” ise aynı zamanda Japon alfabesinde (kanji) “ölüm”e karşılık gelen sözcüğün sesli telaffuzu. Yani ortada bir çeşit Japon batıl inanışı var da diyebilirsiniz. Kimse bir hastanede “ölüm” diye telaffuz edilen bir koğuşta kalmak istemeyeceği için pek çok sağlık kurumu kat ve oda numaralamasında bu inanışı göz önüne alıyor.

Bizi bu odaya getiren hemşirelere dilim döndüğümce bu mevzuyu anlatmaya çalışıyorum. Kavrayamıyorlar ama anlayışla karşılıyorlar. Odamızı değiştirebileceklerini söylüyorlar. Ama yeni oda hazırlanana kadar bu odaya yerleşmemiz gerek.

Ne gelen var ne giden

Söyleneni yapıyoruz. Dördüncü kat yeni doğum koğuşu imiş. Her odanın kapısına devasa boyutlarda hediye paketi kurdeleleri sarılmış boydan boya. Sevimli ve sevinçli insanların olduğu bir yer. Odamız temiz, içinde tuvaleti ve duşu da var. Hemşireler güler yüzlü ve nazik insanlar.

Doktoru beklerken boş vakti değerlendirmek için sigorta şirketini arıyorum. Sabah kısa bir merhaba için 500 lira fatura çıkarılmıştı. Japon parası ile 20.000 Yen. Hiç az bir meblağ değil. Şimdi Antalya’dayız, ambulans, transfer, doktor, yatak ve konsültasyon ücreti faturayı kabartacak. Tedbirli olmak gerek.

Vukuatımızı not eden görevli hemen hastanenin telefonunu alıyor ve beni on dakika içinde odamdan arıyor.  Bu süre içinde benim poliçemi kontrol etmişler, transfer, konaklama, yeme içme dahil tüm masrafların karşılanmasında bir sorun olmaması gerekirmiş. Şimdi hastane görevlileri ile temasa geçeceklermiş. Geçmiş olsun dileklerini de ekliyorlar.

Sigorta işini en azından hallettik. Rahatlayıp başka şeylerle ilgilenmeye başlıyorum. Nasıl olsa birazdan ya doktor ya da hemşire gelecek. Ama dakikalar birbirini kovalıyor. Kısa süre sonra saatler geçmeye başlıyor. Doktor gelmiyor, hemşire de gelmiyor. Kimse yok. Hani müşaede altındayız ama gözlemleyen de yok. Önemli değil. Nasıl olsa kaydımız var, ben de buradayım. Oda işi ne oldu? Soruyorum, araştıracağız diyorlar.

Bu arada bir hemşire kılıklı bir görevli geliyor. Bana bir takım kağıtlar gösteriyor. Giriş formları imiş. Birincisini dolduruyorum. Diğer kağıtlar beyanname. Benim doktor ile görüştüğümü, söylenenleri anladığımı ifade eden cümlelerin yazılı olduğu bir beyanname. Bir kısmında tedavi veya tomografi şimdi hatırtlamadığım bir sürü kelimenin geçtiği bir evrak. Bunaları imzalamamı bekliyorlar. Hemşireye daha hiç kimse ile görüşmediğimi, herhangi bir tedavi yapılmadığını, dolayısı ile imzalayamıyacağımı söylüyorum. Gidiyor.

Hastasını unutan hastane

Tatilimiz içine limon sıkılmak üzere. Daha büyük bir aksilik olmasın yeter. Facebook’dan “durum yenilemesi” yaparken Kaan’ın küçük kazasından da bahsediyorum. Arkadaşlarım sağolsunlar mesaj atıyorlar. Babam Antalya’nın “büyük”lerinden birini devreye sokup aratıyor beni. Bir ihtiyacımız var mı diye? Hastane sahibi tanıdığımız gerekirse hemen ararız diyor. Tabi ki böyle bir şeye gerek yok. Şu an için bir ihtiyacımız da yok. Çok teşekkür ediyoruz. Böyle telefon ve mesajlarla bir saat daha geçiyor.

Hala geden giden olmuyor. Bir kez daha soruyorum oda durumunu ve doktorun gelip gelmeyeceğini. Gene bir bakalım diyorlar. Lafı uzatmayayım. Dördüncü kat koğuşunda olmamız ile ilgili kuruntumdan artık iz yok. Ama ilgileniriz deyip de boşverilmesi sinirimi bozuyor. Bir şey yapılacak ise yapılır, yapılırken de bilgi verilir. Üçüncü ya da dördüncü ısrarımızdan sonra bizi 6. katta bir odaya alıyorlar.

Bize bakacak doktor ameliyatta imiş. Doğal olarak beklememiz gerek. Tabii ki bekleriz. Saat bu arada sekiz oluyor. Yemek durumu ne olacak soruyorum. Istersek gelirmiş. E isteriz tabii. Saat 8.30 gibi sigorta şirketi arıyor ve hastane yönetimi ile görüşüldüğünü tüm giriş çıkış detaylarının halledildiğini, masrafların da tamamının karşılanacağını tebliğ ediyorlar. Bu konuda hastaneden kimse ile muhatap olmamız gerek yokmuş, her şeyi yerel acentaları ayarlayacakmış.

Paris, Tokyo, İstanbul hattında bizim seyahat sigortasını yaptırdığımız şirket kontratı gereği icra etmesi gereken her şeyi eksiksiz yapıyor. Nerede ise parmağımızı bile kıpırdatmıyoruz (nerede ise diyorum, yazının sonunda göreceksiniz). Bize Kemer”den buraya gelmemiz konusunda tavsiye veren ve getiren hastanemiz ise en basit sorularımıza bile cevap veremiyor. En azından mesela oğlanın durumu nasıl diye bile sormuyor.

Bir örnek. Biz neden buradayız? Oğlan yataktan düşüp de kafasını komodinin sivri köşesine vurup hafif yardığı için değil mi? Hastanede yatağa yatırıyorlar. Yüksek. Düşersen bir yanını incitebilirsin diye koruluklar var yatakta. Onları bile kaldırmıyor hemşire hanım. Ancak ben biraz dışarı para çekmeye çıkacağım bir şey olur mu diye sorunca akıllarına geliyor.

En sonunda doktorla görüşüyoruz

Saat 8:40 gibi  yemek geliyor. Karnımızı doyururken bir bey dolaşıyor koğuşta, bizim odaya kafasını uzatıyor. Şöyle bir bakıyor. “iyimisiniz” diye soruyor- kendini tanıtmadan. İyiyiz diyorum. Tam çıkarken kim olduğunu soruyorum. Gece müdürü imiş. Doktoru beklediğimizi söylüyorum. Kim diyor. Adını veriyorum. Ameliyatta diyor. Evet öyle diyorum. Ayrılıyor. Absürd bir muhabbet.

Saat 9:15 gibi geliyor hastanenin beyin cerrahı. Sakin, insana güven veren bir yüzü ve ses tonu var. Durumu soruyor. Günün kısa bir özetini veriyorum. Normalde endişe etmezdik ama hiç hasta olmamış ve bugüne kadar sadece bir kez o da bebekken kusmuş olan oğlumuzun birden bire kusmasını ve akabinde uyuklamaya başlaması karşısında yeniden Kemer’e geldiğimizi oradan da buraya gönderildiğimizi falan.

Doktor yaraya bakıyor, sonra bir iki soru soruyor. En sonunda bize kafa denilen şeyin kapalı bir kutu olduğunu, içinde ne olduğunu bilemediğimizi, kendisinin uzman görüşünün hiç bir şey problem olmama olasılığının sıfıra “yakın” olduğunu (yakın ama sıfır değil buna özellikle vurgu yapıyor), mutlaka emin olmak istersek tomografi çekmek gerektiğini söylüyor. Karar size kalmış diyor.

Biz buraya neden geldik?

Kararın nasıl bize kaldığını anlamıyorum. Ortada tehlikeli bir durum yoksa- ki doktorun tavrından olmadığı anlaşılıyor- gidelim. Ama bunu bize açıkça söylesin. Tehlikeli bir durum varsa o zaman gereği yapılsın. Buraya kadar “siz bilirsiniz” sözünü duymak için gelmedim.

Galiba doktor bey bize kibarca siz buraya boşu boşuna geldiniz diyor. Tam emin olmak için hafif üsteliyorum ve oğlumuzun kusma ve uyku ile pek arası olmadığı konusuna vurgu yapıyorum. Bu nokta anında göz ardı ediliyor. Kusma herhangi bir nedenden olabilirmiş. Doğrudur, yalnız bugüne kadar bizim çocuk herhangi bir nedenden hiç kusmadı.

Doktorun sakin ve kontrollü sesinde hafif iritasyon seziyorum, mesleğimin bazı özellikleri devreye giriyor ve hafif gaz veriyorum, kararın nasıl bize kaldığını öğrenmek için, “Ne yapılacağını bana mı soruyorsunuz” diyorum, “biz buraya neden geldik o zaman” diye ilave ediyorum. Etkiye tepki hemen geliyor, doktorun sakin hali hafiften sinirli bir tavıra dönüşüyor ve bana acil serviste tomografiyi reddettiğimi hatırlatıyor. Radyason falan demişim halbuki oradaki doktorlar çok iyiymiş. Ukalalık yaptın demeye getiriyor.

Kendisine böyle bir şey olmadığını, bize Kemer’de beyin cerrahi görsün, gerekirse tomografi çekilsin diye izahat verdiğini açıklıyorum. Eğer acil servisteki nöbetçi doktor bazı kararları kendi verebilecek idi ise (tomografi çekilmesi gerekir gibi) o zaman bu kararları Kemer’deki doktor da alabilirdi.

Bu cevaplarımız üzerine doktorumuzun sesi yavaşça yüksekten çıkmaya başlıyor- nezaketi ve profesyonelliği elden bırakmıyor ama. Belli ki konuşurken kendini tutmak için çaba sarfediyor. Biraz daha uzatsam sanki bağırmaya başlayacak ve belki de kavga edeceğiz.

Bana kendisinin insiyatif kullandığını ve bir risk olmadığını ama benim seçim yapmak zorunda olduğumu yeniden izah etmeye çalışıyor, açıkça al çocuğunu da git demiyor ama bütün işaretler o yönde. Sonuçta oğluma ilk baktığı andan itibaren fark ettiğim şey kendisinin bizim burada kalmamız gerekmediği görüşünde olduğu. Teşhisine güvenim var, sonuçta hastası ile kavga etme aşamasına gelen bir doktor herhalde kalmamız gerektiğini düşünse bu derece üsteleyip iritasyon göstermezdi.

Evde müşaede yapın bir aksilik olursa hemen beni arayın diyor doktorumuz. Tamam diyorum. Telefonunu istiyorum. Söylemiyor, verirler diyor. Pansuman yenilenecek mi? Yaparlar diye ekliyor doktor. Teşekkür ediyoruz. Başka bir şey olursa arkadaşlar ilgilenirler diyor ve gidiyor. Ben hemen hastaneden ayrılmak istediğimi söylüyorum görevlilere. Çıkış işlemlerini başlatıyorlar.

Bir türlü çıkamıyoruz hastaneden

Onbeş dakika sonra sigorta şirketinden arıyorlar. Tedaviye veya tomografiye gerek olmadığını öğrenmişler nasıl olur diye soruyorlar. Doktorun takdiri diyorum ve hemen buradan çıkmak istediğimi belirtiyorum. Tamam diyor sigorta şirketi. Tüm masraflar karşılanıyor hemen çıkabilirsiniz diye teyid ediyor. Toparlanıyoruz. Oğlum zaten soruyor ne zaman döneceğiz diye. Beklemeye başlıyoruz.

Gelen giden yok. Acaba işlemler bitti benim çocuğu alıp gitmemi mi bekliyorlar diye düşünüyorum. Hemşireye soruyorum. Sizi arayacaklar odanızdan diyor. Dönüyorum ve gelmeyecek olan telefonu bekliyorum. Yaklaşık 15 dk sonra yeniden soruyorum. Aramadılar mı diyor koğuş hemşiresi. Hayır aramadılar. Tamam ilgileneceğim diyor.

Saat gece 10:15de telefon geliyor. Işlemler tamam bir teyid bekliyoruz diyor gibi duyuyorum. Ayrıca bir araç ayarlayacaklarmış dönüş için. Ne kadar sürer. Yarım saat. Yani 10:45. Bu demektir ki 11:30 gibi otelimizde olacağız. Peki diyorum.

Bir süre sonra artık yorgunluktan olsa gerek kafam o teyid lafına takılıyor. Görevliyi arayaıp neyin teyidini istediğini soruyorum. Bana verilen bilgi herşeyin halledildiği yönünde idi. Bir şeyler söylüyor ama bilgiyi alma kapasitem artık dolmuş, bir dakika hatta beklemesini rica edip cep telefonumdan sigorta şirketini arıyorum ve neden bu işlemlerin geciktiğini soruyorum. Onlar gecikmemeli diyorlar ve beni Istanbul’daki yerel acentaya bağlıyorlar.

Acenta bana hastaneye bir takip formu gönderdik emaille görmediler mi diyor. Hastanenin telefonunda beklemedeki görevliye soruyorum görmediniz mi diye. Görmüşler. E niye ben burada bekliyorum o zaman. Neyin takip formu bu. Ben yokken takip edin kardeşim. Bir yanlış anlaşılma var deniyor. Sonunda ikna oluyorum Telefonlar kapanıyor. Saat 11 gibi de çıkabileceğimizi söylüyorlar.

Oğlanın yarasının pansumanı yenilenmedi. Artık bu hastanenin sadece  bina, alet-edevat ve güler yüzlü insanlardan oluştuğu, profesyonellikle zerre kadar alakaları olmadığı konusunda inancım tam. Pansumanı sorunca hemen hatırlıyorlar ve üstünkörü bir şey yapılıyor. Daha önceki pansumanlarda olduğu gibi eller strelize edilmeden. 11:10 gibi çıkıyoruz. Doktorun telefonu? Verecekler. Aşağıya indiğimizde kartlarını alıyoruz, teşekkür ediyorum.

Çıkarken doktor raporunu da veriyorlar. İngilizce yazılmış. Sigorta şirketi okusun diye. Doktorumuz acil servisde CT önerildiğini ama bunu reddettiğimizi de eklemiş. Hani olur da biz tomografi çekilmedi falan diye şikayet edersek diye böyle bir cümle koyuyorlar herhalde. Boşu boşuna zahmet etmişler. Ben bütün olayı buraya yazıyorum zaten. Yarayı da morarma etkili çizik/kesik diye tanımlamış.

En sonunda Kemer’e yola koyuluyoruz. Gece yarısı otelimize varıyoruz. Oğlan çoktan uyumuş.

Biz bu naneyi neden yedik?

Bu hikayenin bir kıssadan hissesi var. Ona geçmeden bir fıkra koymak istiyorum buraya.

Borsada çalısan iki trader bir öğle tatilinde yolda yürürken bir köpek dışkısı görürler. Bir tanesi hemen atlayıp “şunu yersen sana bir milyon veririm” der. Diğer trader olayın artısını eksisini tartar. Bir kaç dakika kendini sıkarsa bir milyon kazanacaktır. Kabul eder, öğüre böğüre iddia konusu maddeyi mideye indirir ve bahisi kazanır. Arkadaşı da cep telefonu ile bir milyon lirayı gönderir. Trader iddiayı kazanmıştır ama içi rahat değildir. Yediği o şey gururunu incitmiştir. Öte yandan diğer trader boş yere bir milyon kaybettik diye hayıflanmaktadır. Bir süre sonra yolda bir köpek pisliğine daha rast gelirler. Bahsi kazanan ama pislik yemiş olmayı gururuna yediremeyen trader hemen yeni bir bahis önerir. Arkadaşı bu dışkıyı yerse bir milyonu geri verecektir. Diğeri hemen kabul eder çünkü kaybettiğini geri alabilecektir. Öğüre böğüre dışkıyı midesine indirme sırası bu kez onundur. İşlem bittikten sonra diğer trader cep telefonundan bankasına para havalesi için mesaj çeker. Böylece kaybedilen bir milyon yeniden sahibine döner. Bizim iki kafadar bir müddet yürüdükten sonra biri diğerine sorar: “yahu ne sen kazandın ne de ben, ikimizinde kazandığı, kaybettiği bir para yok. Öyleyse biz bu b..u neden yedik?”Diğeri bir an düşünür ve hemen cevabı yapıştırır “öyle deme iki miyonluk işlem hacmi yarattık” diye.

Bizim hastane maceramız da bu fıkraya benziyor. Gereksiz yere Antalya’ya yönlendirildik. Benim zamanımdan çalındı, hastaneyi boşu boşuna meşgul ettik. Belli ki gelmeden önce beyin cerrahı ile konuşulmamış. Maksat hareket olsun, işlem hacmi çıksın diyen bir mantık.

Eskiden beri söylenen bir deyiş vardır. Unumuz, yağımız ve şekerimiz var bir türlü helva yapamayız diye. Tipik bir helva hikayesi bu. Hastane işletmeyi veya sağlık hizmeti sunmayı bina, alet edevat ve personelle sınırlı gören bir anlayış. Bu unsurları birleştiren bir sistem, ve felsefe yok.

Yanlış anlamayın. Bize Yaşam Hastanesinde kötü muamele edilmedi, herkes çok nazikti, hastane temiz, insanlar güler yüzlüydü. Ama biz oraya bu nitelikler için gitmedik ki? Gitmemiz gerektiği tavsiye edildiği için gittik. Ama bu tavsiye ile uyuşan hizmeti alamadık. Çünkü belki de o hizmetin verilmesine gerek yoktu, ilk baştan orada olmamız yanlıştı.

Kemer’deki doktorun yapması gereken ikinci gidişimizde detayları alıp Antalya’daki ihtisas sahibi hekimi telefonla arayıp konsültasyon yapması idi. Sonuçta uzman doktor bizim oğlanı muayene etmedi, tomografi de çekilmedi, bir kaç soru sordu, hastanın haline yüzüne bakti, yarayı dışardan kontrol etti ve hükmünü verdi. Bu kadarlık işi 15 dakikalık bir telefon veya benzeri bağlantı ile de yapabilirdi. Ne biz zaman kaybederdik, ne de o doktor uzun geçen bir ameliyat sonrası bu işle meşgul olmak zorunda kalırdı. Ama o zaman da işlem hacmi yaratılmazdı o ayrı konu.

Biz bir baba olarak endişeleniyoruz. Doğaldır. Bu endişeyi kötüye kullanmak veya sömürmek ise yanlış. Bizim ikinci kez hem de Antalya’ya gitmemiz gereksiz bir işti. Gereksiz olduğunu bizi oraya gönderenler de biliyordular herhalde ki hiç ilgilenmediler. Yani profesyonel anlamda ilgilenmediler.

Gece yarısı biraz kafa dinliyorum ve biraz nostaljik takılıyorum

Çoktan uyumuş olan oğlumu annesinin yanına yatağa yatırıp dışarıya çıkıyorum. Deniz kenarında biraz yürümek amacım. Gökyüzünde yıldızlar pırıl pırıl. Ne kadar özledim yıldızlara bakmayı. Kemer’in bu bölgesine, oteller kurulmadan önce kamp yapmaya gelmiştim. Bu kıyıda ve bu sahilde çam ormanlarının içinde çadır kurmuştuk. O çamların hepsi kesilmiş. Kalan bir kaç tanesi süs gibiler. Dev bir tesis inşa edilmiş ve bölge ile ilgisi olmayan bitkiler ile bahçe düzenlemesi yapılmış. Sonuç?  Yapay ortam yaratılmış. Artık orman içinde duyduğumuz kuş sesleri de yok. Yıllar önce bedavadan kamp yaptığımız Kemer daha güzel, daha orjinaldi. Bugünkü Kemer bu özelliklerini kaybetmiş. Ne olmuş? Tüm dünyada yüzlercesini görüp onlarcasında kaldığım sıradan bir tatil beldesine dönüşmüş. Ama gökteki yıldızlar, onlar aynı. Yere uzanıp gece karanlığında parlayan inci tanelerine dalıyorum.

Bu yazıyı beğendi iseniz aşağıdaki yazıları da ilginç bulabilirsiniz

Japonya’da hastaneler hastayı kabul etmeme üzerine uzmanlaşırlar

Yorum bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s