Ekonomik krize Japon çözümü: Her kadına üç koca

11 Eylül 2011

Tokyo’nun Şinbaşi/Yurakuço semtindeyim. Hemen yanıbaşımız meşhur moda ve gece klüpleri merkezi Ginza var. Nitelikli eğlence mekanları ile meşhur Koridoo Doori caddesinde Cuma günü akşamı kalabalığı arasında geziniyorum. Eylül ayındayız ama Ağustos’u aratmayan boğucu bir sıcak var.  Rüzgar esmiyor, esse bile kesmiyor.

Barlar ve restoranlar dışarıya taşmış. Ortalık panayır yeri gibi cıvıl cıvıl. Genç, orta yaşlı insanlar yaza veda sonbahara merhaba havasında gecelere akmışlar. Uzun zamandır duymadığım miktarda kahkaha ve muhabbet sesleri bir köşeden diğerine hoyratça sıçrıyor. Dertli bir yüz, kederli bir ses yok, keyifler deyim yerindeyse çakır olmuş.

Bir yanda sazanlar, beride azanlar veya uyuyanlar, öte köşede birbirine dolanıp koklaşanlar. Herkes içli dışlı. Fotoğraflarını çektiğim insanlar poz veriyorlar. Bazıları içki ikram ediyor. Kalabalıktan birisi fırlayıp sarılıyor.

Bu katıksız coşkunun sebebi memleketin bir süredir verdiği savaşın ilk etabını kazanmış olması.

On bir Mart’da Japonya’nın Tohoku bölgesinde meydana gelen dokuz şiddetindeki depremin yol açtığı nükleer faciadan sonra santraller durmuş, enerji açığı ortaya çıkmış, hükümet de Zorunlu Elektrik Tasarrufu Kanun’unu yürürlüğe koymuştu. O elektrik kısıntısı resmi olarak bugün kaldırıldı.

Son üç aydır yanmayan sokak lambaları yeniden ışıklanmışlar. Yollar karanlık değil artık. Etrafımız depremden önceki günler gibi aydınlık, ışıl ışıl. İnsanlar bunu kutlamaya çıkmış herhalde, doyasıya eğleniyorlar.

Alakasız bir grup fotoğraf çektiğimi görünce hemen poz veriyor

Bazı mekanlardan yüksek sesli müzik yayılıyor sokağa, birbirine tokuşturulan bira şişelerinin, bardakların çıkardığı seslere şen şakrak tiz çığlıklar karışıyor. Tokyo depreminin altıncı ayına böyle giriyor.

Bu tabloya bakıp da bu ülkenin ekonomik bir çöküntünün içerisinde olduğunu söylemek çok zor. Oysa neredeyse yirmi bir yıldır Japonya iktisadi açıdan geri gidiyor, deyim yerinde ise sermayeden harcıyor. Kore, Tayvan, Çin ile arasındaki mesafe kapanıyor, ülke marjinalleşiyor.

“G” noktasına takılı kalmış bir vatandaş

Birinci parantez :Kriz var, bunalım var

Burada bir parantez açıp iki saat önce Basın Klübünde katıldığım özel bir toplantıdan bahsetmek istiyorum. Japon Ekonomik Araştırmalar Merkezi (JCER)’inden gelen araştırma uzmanı Masataka Maeda biraz espirili bir açıdan Japonya’nın ekonomik durumunu analiz eden bir sunum yaptı.

Yirmi yıl önce dünyanın yüz büyük şirketinden en az kırk tanesi Japon iken, bugün sadece dört tanesinin; Toyota, Honda, NTT ve Softbank’ın bu statüye sahip olduğunu belirterek başladı konuşmasına Maeda. Ekonomik yavaşlama ve gerileme ilk olarak şirketlerin piyasa değerini vuruyor. İki bin yılında Sony yüz otuz yedi milyar dolar piyasa değeri ile Apple’ın altı buçuk katı kadar değerliydi. Bugün Apple üç yüz elli milyar dolarlık piyasa değeri ile yirmi milyar dolarlık Sony’nin neredeyse yirmi katı.

İkinci parantez: Apple’da liderler vardı 

Burada ikinci parantezimi açıyorum (birinci parantezin içinde açılan bir parantez bu). Ben Apple’ın hisse senetlerinin yirmi üç Aralık Bin dokuz yüz doksan yedi tarihinde 3.17 dolara düştüğünü de hatırlarım. O günlerde Sony’nin kırk milyara yaklaşan piyasa değeri Apple’ın yirmi bir katı idi.

Sonra internet balonu oluştu ve patladı. Bu olay herkesi sarstı ama Apple’da şirkete geri dönen bir Steve Jobs, ve O Steve Jobs’un geçmişte aralarında yaşanan tüm düşmanlık ve anlaşmazlıklara karşı kendine ortak alma olgunluğunu gösterebildiği bir Bill Gates vardı. Yani ABD’de liderlerin çalışanları motive edebildiği, sağlam kişilikli insanların iyimserliği, pozitif düşünceyi, girişimciliği ve yaratıcılığı fişekleyebildiği bir ortam vardı. Bireyler risk alabiliyordu.

Japonya’da ise, İki bin iki yılında başbakan olan Koizumi dışında, böyle liderlik gösterebilen yönetici göremedim ben. Ne ekonomide, ne politikada ne de başka bir alanda. Gemi yürüyor ama Japon işçisi fedakarlık gösterdiği için, şimdilik devri daim yapan bir sistem çalıştığı için yürüyor. Geleceğe yönelik bir endişe var. Kimse risk almıyor. Nihai analizde renkli televizyona çağ atlatan da, videoyu bulan da, Walkman’i hayatımıza sokan da Sony ama Ipod, Iphone, Ipad ve tüm bu “post-walkman” ürünlerini geliştiren Apple oldu.

Parantezleri kapatıp tekrar Basın Klübündeki toplantıya dönüyorum. Bir ülke bu kadar kısa bir süre içinde nasıl böyle fakirleşebilir? Japon Ekonomik Araştırmalar Merkezinden Maeda’ya göre bunun arkasındaki sebeplerden biri Japonların yeterince cinsel ilişkiye girmemesi.

Prezervatif satışlarındaki keskin düşüş

Maeda’nın tezi aslında çok basit. Japonya’da yeterince çocuk yapılmıyor. Bunun sonucu olarak da nüfus hızla yaşlanıyor. Bu gidişle iki bin otuz yılında şimdikinden çok daha büyük bir krize girecekler. Borsada görülen kayıplar bu beklentilerin günümüzdeki yansımasından ibaret. Yani ekonomik terimle konuşursak gelecekteki “kriz ve daralma bugünden satın alınıyor”.

“Örneğin” diyor Maeda, “Bin dokuz yüz doksan üç yılında satılan toplam prezervatif miktarı altı yüz seksen dört milyon tane idi”. Oysa şu ana kadar gelen verilere göre bu yıl en fazla iki yüz on altı milyon adet satılabilecek. Geçen yıl bir düzelme ve iyileşme yaşanmıştı ama bu sene depremin ve radyasyonun da etkisinden olsa gerek prezervatif satışları dip yapmış.

Japonların cinsel iştahsızlığı ekonomik daralmanın bir sonucu da olabilir. Yumurta mı tavuktan çıkmış tavuk mu yumurtadan çıkmış sorusu gibi bir döngü bu. Kesin neden ve sonuç ilişkisini belirlemek kolay değil. Ama bu, sorunun varlığını ve ciddiyetini değiştirmiyor.

Daha da vahim olan durum evlilik ve çocuk yapma oranları. Geçen yıl üreme çağındaki her kadın başına bir nokta otuz dokuz çocuk doğmuş. Evlenme çağını geçirip de hiç çocuk yapmamış erkeklerin oranı da neredeyse yüzde on beş. Eğer bu trend bu şekilde devam ederse iki bin otuz yılında elli yaşını bitirip de hiç evlenmeyen erkek oranı toplamın yüzde otuzuna ulaşacak diyor Maeda. Sesindeki titremeden ve genel hallerinden kendisinin de bekar olduğunu tahmin ediyorum. Son derece realistik bir araştırma yapmış yani.

Çözüm “çok eşlilik” te

Japonya’nın bu demografik (nüfus) krizden çıkabilmesi  için her kadın en az üç çocuk yapmalı. Maeda şu anda bu oranın bir tam çocuk ve sıfır nokta otuz dokuz kesirli çocuk (rakamla 1.39) olduğunu hatırlatıyor.  Kısa bir süre sonra da her üç erkekten birinin bekar ve çocuksuz kalacağı olasılığını göz önüne alıyor ve rakkamları toplayıp çıkardıktan sonra ortaya şöyle bir görüş atıyor: Her Japon kadını üç tane erkekle evlenirse sorun çözülür. Her kocadan bir çocuk olur, o çocukların masrafları ait oldukları koca tarafından karşılanır. Böylece istikbal kurtulur.

Maeda’nın bu çok-eşlilik önerisi önce her erkeğe üç kadın olarak algılanıyor ve çoğunluğunu erkeklerin oluşturduğu dinleyici grubumuz tarafından coşkuyla karşılanıyor. Ama sonra bunun tam tersi olduğu anlaşılınca homurdanmalar, gülüşmeler başlıyor.

Daha sonra Maeda’ya Türkiye’deki her aileye üç çocuk öneren politikacılarımızdan bahsedince gözleri buğulanıyor.

Yeniden Yurakuço, bu kez arka sokaklarda 

Burada parantezlerin hepsini kapatıp Koridoo Doori caddesindeki hikayeye dönüyorum. Sokağı iki kere turladıktan sonra yönümü değiştirip ana caddeden ayrılıyor ve eve dönmek üzere Şinbaşi istasyonunda doğru yürümeye başlıyorum. Biraz sonra barların ve restoranların arasındaki açık alanlarda dolaşan hanımlar gözüme çarpıyor. Çoğu Çinli olan bu kadınların görevi “müşteri” çekmek. Genelde telefonda konuşurmuş veya bir yer arıyormuş gibi yapıp meşgulmüş görüntüsü veriyorlar ama bir saniyelik göz teması yakaladıkları anda hemen ürkek bir kedi gibi sekerek iki adımda yaklaşıp soruyorlar.”Paşam bir masaj yapalım istermisin” diye.

Ne masajı olduğu hakkında bilgi vermeme gerek yok. Bu piyasanın saati on bin Japon Yeni civarı(yaklaşık 120 dolar). Osaka’da on beş dakikalık masaja aynı parayı isteyen yerler de varmış. Yol üstü anlaşma olursa müşteriyi bulan hanutçu arka sokaklardaki bir eve götürüyor. Orada da değiş “tokuş” gerçekleşirmiş.

Japonlar geçekten cinsel iştahlarını yitirdi mi?

Burada okuyucuya tüyo vermek değil amacım. Zaten bir işe de yaramaz çünkü yabancılara bulaşmıyorlar. Anlatmak istediğim bu tip yerlerin, şehrin en lüks, kalburüstü mekanları ile iç içe olabilmesi. Bu ancak Japonya’da olabilecek bir durum. Temelinde de ying-yang felsefesinin buraya özgü bir yorumu ve katı bir sosyal hiyerarşi var.

Şibuya’da, ki şehrin en meşhur batakhaneleri buradadır, dünya çapında sanatçıların, filarmoni orkestralarının gelip de konserler verdiği “Bunkamura”nın (Türkçe karşılığı Kültür Sarayı) hemen tam karşısında konuşlanmıştır biraz önce bahsettiğim evler ve oteller. Kültür merkeziyle aşk otellerinin arasında dar bir cadde vardır o kadar. Toplasan çıkarsan elli metrelik bir sınır ya vardır ya yoktur.

Cinsel konular Japonlar için bir tabu olmadığı gibi, cinsellik de suçluluk duyulan bir eylem değil. Yaşamın kıyısında, “yeri ve sırası belli” olgularından birisi. Ayrıca kanımca uzak doğulu kuzenlerimiz bu konuda bizim namımızla yarışırlar.

Bence Japonlar arasında, Türkçe’deki tabir yerinde ise, çok afedersiniz, çok uçkuru kopuk var. Bu işin alenen yapılıp da minareyi kılıfa uydurmanın (bu işin ticareti yasak çünkü) bu derece rutin ve olağan olduğu bir başka yer görmedim.

Üstsüz, altsız hanımların hizmet verdiği “kabare klüpleri” burada, her mahalleye düzinelerce konsomatris barlar burada. Hatta hanımlar için hizmet veren ve erkelerin konsomatrislik yaptığı klüpler de burada.

Bakkalda, süpermarkette envai çeşit bakmaya utanacağınız dergiler, magazinler açıkça satılıyor. Erkek fetişistler için sokak ortasında içecek satan makinalar gibi parayı atınca kullanılmış genç kız külotu satın alabileceğiniz makinalar bile. Üstelik çok kimse bilmez ama bu faaliyetler arasında en yaygın olanı şimdi “soap-land” diye anılan banyolardır. Bu mekanlara yirmi yıl önce “Türk Hamamı” diyorlardı. Aslında tam karşılığı düpedüz “Türkiye” dir de ben biraz hafiflettim.

Bildiğim kadarı ile bin dokuz yüz seksenli yılların sonu ile doksanlı yılların başında bir Türk öğrencinin bitmez tükenmez çabası sonucu bu densizliğe son verdiler.

Kadınların çok fazla çocuk yapmadıkları, bir kaç yıl sonra her üç erkekten birisinin hiç evlenmemiş (ve çocuk sahibi olmamış) sınıfına gireceği gerçekleri nüfus yapısı ile birlikte analiz edilince ortada çok ciddi bir sorun olduğu açıkça görülüyor. Ama bu bence cinsel iştahsızlıktan dolayı meydana gelmiş bir durum değil.

Şimdilik bu konuyu burada bırakalım. Japonya’yı bir enerji krizine girmeden yaz mevsimini atlattığı için kutlayalım. Ekonomik krizden çıkmak için bir kadın-üç koca formülünü hayata geçirmek zorunda olmadıkları konusunda bir müjde verelim. Şinbaşi istasyonu etrafında bir iki tur atıp bu canlı hayatı biraz gözlemleyelim ve evimize dönelim.

Bir Türk restoranının önünde dizilmiş Türk şarapları
“Kırmızı fenerli” meyhaneler

Bir cevap

  1. turgay Avatar
    turgay

    müthiş bir yazı analiz

Yorum bırakın