Üzümlü ovada, şarabın ve kaplıcaların arasında

  • Şaraba kara sevdalı bir ülke: Japonya
  • Katsunuma: Başkent Tokyo’ya 1 saat uzaklıktaki üzüm ve şarap merkezi
  • Japon kültürünün has bahçesi: Kaplıca ve “ryokan”lar
  • Üzüm vadisinde bir öğleden sonra

Japon’ların bize benzeyen şöyle bir huyu var: Nerede saygınlık kazanmış, kabul görmüş bir şey varsa O’nu batılılardan önce bulduklarını, en azından ilgili bir alanda faaliyet gösterdiklerini iddia edebiliyorlar. Şarapta da bu böyle. Hafta içi, Japonya’nın şaraplar bölgesinde bir gezintiye çıkmadan önce internette yaptığım kısa bir aramada sepetime düşenler arasında konuyu abartıp da neredeyse bu mereti biz bulduk, 10,000 yıl önce üzüm yetiştirir, şarap yapar içerdik aha sana bunun belgesi demeye getirenler bile vardı.

Bu davranışın ardında batıya karşı eskiden beri duyulan bir kompleks var. Ayrıca muhafazakar bir toplum oldukları için maziye, geçmişi ve geleneği olan markalara ve ürünlere önem veriyorlar, hürmet gösteriyorlar. Şarabın geçmişi insanlık tarihi kadar eski olduğu için de özellikle sahiplenmek istiyorlar.

Krizdeki Japon şarap sektörü

Herkes istediği masala inanmakta serbest. Ama Japonya’da şarapcılık ne yazık ki uzun bir süredir can çekişiyor. Nedeni de pahalı yerel markaların uluslararası piyasada rekabet edebilecek kalitede olmamaları. Bir zamanlar, ülkeye ithal içki giremezken ve en sıradan Fransız şarabı bile fahiş fiyatlardan satılırken orta kalitede bir Japon şarabı 40-50 dolardan alıcı bulabiliyordu. Oysa bugün İsrail’den Patagonya’ya kadar her coğrafyanın şarabı ithal ediliyor. Ucuz Kaliforniya malları şişesi 5 dolardan mahalle bakkallarında satılıyor. İyi bir Nuits St. Georges üreticisinin 1996 rekoltesi 70 Dolara alınabiliyor. Bu durumda kimse gidip de ortalama bir 2008 Koşu’yu 40 dolar verip de dolabına ya da rafına koymaz. Koymuyor da.

Japonya’da şarabın kalbi üzümlü vadileri ile Yamanaşi ilinin Koşu bölgesi. Trenle gitmek isteyenler Şinjuku’dan biner Katsunuma Üzüm Bağları istasyonunda inerler. Araba ile Çuo otoyolunun 90. kilometresi civarında Katsunuma kasabası kapısında otoyoldan çıkılır. Biz arabamızı aldık. Otoyoldan ayrıldıktan sonra kısa süre içinde bağ ve bahçelerin arasına karışıyoruz. Yol boyunca mesire yerleri var, üzümlerle kaplanmış çardak altında serinleyen yolculara meyva satıyorlar, yemek veriyorlar.

Rekabet çok sıkı, mesire yerleri yoldan geçen müşterileri- ki çok yok- çekmeye çalışıyorlar

Şaraba turistik makyaj

Bu bölge Japon şarap sektörünün kalbi. Bizim Tekirdağ’ımız gibi. Yerel halkın başlıca geçim kaynağı bağcılık ve meyvecilik. 90 kadar irili ufaklı şarap üreticisi var ama çoğu artık kendini turizm ve hizmet sektöründe görmeye başlamış. Ülke genelinde dağıtım yapan Japonya’nın en büyük imalatçısı Mercian bile yavaş yavaş üretimden çekiliyor. Şarapcılık ve bağcılık kılık değiştiriyor, turistik bir kimlik alıyor. Dağlar ve yeşil vadiler arasındaki bağ, bahçelerde gezinip şarap imalathanelerinde tadım yaparak nostalji ve gurme dolu tatil özleyenlerin uğrak yeri haline geliyor.

Bizim de buraya gelme amacımız bu zaten. İlk durağımız büyük ölçekli bir yerel üretici Şato Katsunuma’nın fabrikası. İmalathaneyi, bağları görmeyi umuyorum ama bizi bir hayal kırıklığı bekliyor. “Şato” arazisi asfalt yollarla kaplanmış. Yeşillik, bağ, bahçeden çok beton görüyoruz. Fabrikası ve mahzenleri de aynı şekilde üstünkörü. Turistik olmayı yanlış anlamışlar. Bizi yolunacak kaz gibi görüyorlar ve hemen satış reyonuna götürüyorlar ama bir iki tadım yaptıktan sonra kaçarcasına çıkıyoruz.

Beklenmedik bir sürpriz

Bir sonraki üreticinin fabrikasına ve “şato”suna gitmeden önce yol üzerindeki istasyona uğruyoruz çevre ile ilgili turistik bilgi almak için ve hoş bir sürprizle karşılaşıyoruz. Iskartaya çıkartılan dev bir dizel lokomotifini bahçeye süs olarak yerleştirmişler. Trenlere hayranlık duyan 5.5 yaşıdaki oğlum ve hemen kontrolü eline alıyor ve bir önüne bir ardına koşarak, lokomotife çıkarak doyasıya oynamaya başlıyor. En azından ailenin tatmin edilmesi en zor üyesini memnun edebileceğiz.

Yolu açın kaşifler geliyor

Makinist küçük değil lokomotif çok büyük

Oğlumun bu tren sevdası aslında genetik. Ben çocukluğumda beri hayranımdır trenlere. İzmir Karşıyaka’ya büyükanneme ve teyzeme bayram ziyaretlerine gittiğimizde saatlerce istasyonda banliyo trenlerini, buharlı lokomotifleri seyreder, çan-çanları dinlerdim. Tren yolculuklarının özellikle sevdiğim bölümü ise tünellerdi. Ne yazık ki Ankara-İstanbul, veya Ankara-İzmir hattında çok tünel yoktur. O yüzden hevesimi tam olarak doyuramamışımdır. Ama bu kez bir sürpriz de benim için var. Katsunuma’ya yeni tren yolu yapılınca eskisini turizme açmışlar. İstasyonun hemen yanındaki 3 km’lik antika tünel gezi yoluna dönüştürülmüş. Git git bitmiyor. Çocukluğumdan beri içimde kalan bol tünelli bir geziyi gerçekleştirme fırsatını buluyorum.

Tünelin içi tamamen orjinal halinde muhafaza edilmiş. Rutubetli. Ağustos ortasında bile çok serindi.

İç duvarlar üç kat tuğla ile örülmüş, eski görünümüne bakmayın çok sağlam

Tüneldeki Hayalet’i oynayan karım. Biraz fazla gerçekçimi ne?

Kaplıcalar kasabası İsawa ve tipik bir “ryokan”

Trenler ve tünellerle oynarken zaman akıp gidiyor ve akşamüzerini buluyoruz. Konaklama yerimizi ayarlamak için istasyondaki turizm danışma bürosuna başvuruyoruz. Katsunuma’da bir otel veya pansiyonda kalabilir, gece de çevredeki üreticileri, bağları gezip yöresel şarapları tadabiliriz. Alternatif olarak 15 km ilerde kaplıcaları ile ünlü Isawa beldesinde konaklayabiliriz. Ailecek kaplıca bağımlısıyız. İkinci seçeneği seçiyoruz.

Isawa kasabasının ortasından şifalı suyun karıştığı bir nehir de geçiyor

Bu kasaba da bağcılık ve meyvecilikten nasibini almış. Yol boyunca evler bağların ve bahçelerin içinde.

Kasaba içinde üzüm bağlarının ortasında bir ev

Japonya’daki konaklama yerleri hakkında bilgi vermek için kısa bir parantez açıyorum. Otel, motel ve tatil köyleri bildiğimiz gibi, bu ülkeye ait herhangi bir özellikleri yok. Pansiyonlar ise ikiye ayrılıyor. Ryokanlar ve minşukular. Minşuku çok ucuz, konfor ve lüks olarak fazla bir şey beklemiyeceksiniz. Ryokan ise Japon kültürüne has bir han. Bazılarının fiyatları lüks oteller ile yarışır, hatta daha pahalı olanları bile var- özellikle iyi bir kaplıcaları varsa. Ryokanlar yemekleri ile meşhurdurlar. Her birinin akşam ve sabah kahvaltıları diğerlerinden farklıdır. Hem gözel hem de damağa hitab ederler.

Her Japon ryokanının yemeği farklıdır. Değişik mezeleri bir araya koyup azami damak ve göz zevkine hitab ederler

Kaplıcalar Japonların kutsal mekanı

Japonya volkanik bir coğrafyada kuruludur. Bu nedenle zengin termal kaynakları ve derin bir kaplıca kültürü vardır. Beden temizliğine ve hijyene çok önem veren Japonlar için hamam ve kaplıcalar kutsal mekanlar ile eşdegerdir. Japoncası”onsen” olan kaplıca ziyaretleri iple çekilen, özlenen, ve her ailenin bir kaç ayda bir mutlaka yapmak istediği faliyetlerdendir. Bizde “Bodrum’a gidelim” neyse Japonya’da da “bir kaplıca yapalım” o!

Kaplıca ve hamamlarda ortak havuza girilmeden önce beden titizlikle temizlenir. Havuzda suyla oynanmaz. Hele hele dalmak, başı suya sokmak, havuza atlamak veya başka türden bir taşkınlık yapmak  hoş karşılanmaz. Yapanlar uyarılır. Havuzda sabunlanmak deyim yerinde ise cami duvarına işemek kadar toplumca kabul edilemeyen bir davranıştır. Çok tepki çeker ve mutlaka cezalandırılır.

Pansiyonumuzdaki kaplıcanın içi

Kaplıca bölgelerinde genellikle her otelin veya ryokanın kendi kaplıcaları vardır. Bunların açık havada olanlarına “rotenbura” denir ve girilmesi çok keyiflidir.

Pansiyonumuzdaki açık hava kaplıcası (Rotenbura)

Ayrıca gene her otel ve pansiyonda tipik geleneksel bir Japon bahçesi bulunur.

Pansiyonumuzun bahçesi

Bir sonraki güne gene pansiyonumuzun alameti fabrikası muhteşem bir kahvaltı ile başladık. Daha sonra da erkenden ayrılıp Mars Şarap adlı yerel bir üreticinin fabrikasına şarap tadmaya ve mahzen gezmeye gittik. Ancak burada da, bir gün önceki kadar olmasa da, hafif bir hayal kırıklığına uğradık.

Mars Şarapcılığın mahzeninden görüntü

Mars’ın vintage şarapları, şişelenmiş ve yıllandırılıyorlar

Yeniden Katsunuma, ve bu kez buluyoruz papazın bağını

Tokyo’ya dönmeden önce bir kez daha Katsunuma beldesine dönüp şansımızı denemeye karar veriyoruz. “Üzüm Vadisi” veya Üzümlü olarak Türkçe’ye çevrilebilen bir işletmeden bahsetmişlerdi (Japoncası Budo no Oka) orayı ziyaret edeceğiz. Yolda büyükçe bir orman-parkın yanından geçiyoruz. Ben biraz dinlenip kestiriyorum. Bizim ufaklığın uykuyla arası pek yok. Kendine oyun buluyor ve böylece benim öğle uykusu keyfime bir nokta koyuyor.

Çıtır Tarzan

Oğlanı parktan güç bela çıkarıp yeniden yola koyuluyoruz, ve bir süre sonra da Üzüm Vadisi’ne ulaşıyoruz. Katsunuma’yı tepeden gören bir kartal yuvası gibi, bütün ova ayaklarımızın altına. Tatlı bir öğleden sonrası geçirmek için ve bizim iki günlük Yamanaşi maceramızı tamamlamamız için ideal bir yer.


Üzüm ve meyva bahçelerinin ortasından geçen tren pastoral bir his uyandırıyor

Bu işletmenin diğerlerinden farkı, bu bölgeye, ve dolayısı ile Japonya’ya, modern anlamda şarapçılığı getiren iki kardeş tarafından 150 yıl önce kurulmuş olması. Japonya’dan gemiyle Fransa, Marsilya’ya geçen biraderlerin ülkeye dönüşten sonra giriştikleri şarap işi bir anlamda Japon şarap endüstrisinin de başlangıcı olmuş. Sadece kendi markalarını değil diğer tüm markalara da ev sahipliği yapıyorlar.

Bu işletmede üretilen ilk şarapların etiketleri

“Budo no oka” yı gezdikten sonra buranın bağ ve bahçelerine karışıyoruz. En sonunda asfalt ve betondan uzak zaman geçirebiliyorum. Akşam güneşi içimizi ısıtıyor, ılık bir rüzgar yüzümü yalıyor ve gergin sinirlerimi yumuşatıyor. Kendimizi bir çardak bozmasına atıyoruz ve etrafımızdaki yeşil dağlara dalıyoruz.

Budo no Oka şatosu

En sonunda rahatlayabilen ben

Bahçenin sahipleri candan insanlar. Bizim oğlanın sağı solu yıkmasına bir şey demiyorlar. Bu bağda da diğerlerinde gördüğüm bir uygulama dikkatimi çekiyor. Tüm üzümler teker teker elden geçiriliyor, ottan, böcekten korunuyor. Bağdaki salkımların tamamına koruyucu ve ilaçlı kağıt takılmış.

Her bir üzüm salkımı olgunlaşması için koruyucu kağıtlarla sarılmış

Köpeksiz bağ, bahçe olurmu? Olmaz…

Bağın içi

Dinlenip, güneşi dağların ardına gönderdikten sonra “evli evine, köylü köyüne” diyor ve geri dönmek üzere yola koyuluyoruz. Yolda Japonlara empati duyuyorum. Bu ulus alkollü içeceklere kara sevdalı. Zengin bir “sake” kültürleri var. Bira üreticileri Kirin ve Asahi dünyanın en büyük markaları olma yolunda. Ama en çok istedikleri ve hayranlık duydukları şarapta tüm devlet desteğine ve sübvansiyonlara karşın yok olmak üzereler. Bağ bozumu mevsimine yakın olduğumuz, üzümlerin olgunlaştığı dönemde geldiğimiz halde yollar bomboş, çardaklar sinek avlıyor. Bu gidişle bir dizi işletme kepenk kapatmak zorunda kalabilir. Bizim, Anadolu’nun şarap tarihinin binde birine sahip olabilselerdi keşke.

Anadolu- şarabın doğduğu topraklar

Anadolu’luların üzüm ve şarapla dansı çok eskilere dayanır. Bir görüşe göre bağcılık ve şarap kültürü 6000 yıl önce bu topraklarda başlamış. Alacahöyük kral mezarları kazısında ele geçirilen eşyalar arasında MÖ  3000 yılına ait olduğu sanılan şarap kadehleri Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenmektedirler. Bir başka görüşe göre şarabın tevellütü 8000 yıl önce Gürcistan ve Ermenistan’dadır. Sonuçta şarabın başlangıcı Anadolu, gelişmesi Mezopotamya, yükselişi Avrupa’dır. Para, alış veriş kanunlari, mal ve mülk hak ve hukuku gibi ekonomi ve ticarette bugün de geçerli olan bazı temel kavram ve uygulamalarının temelinin de şarap piyasasının gelişmesi ile atıldıgı ileri sürülür. Mesela araştımacılar Hitit kanunlarında bağ ve şarap konusunda hükümler bulmuşlardır. Asur’lular, Hatti’liler ve diğer Anadolu medeniyetleri, ardından Roma, ve Türkler döneminde de şarap ve üzüm bu toprakların bir parçası olmuş.

Kültürümüzun parçası şarapla barışık değiliz

Ama biz Türkler şarap ile sorunluyuz. Müslümanlara alkollü içecekler yasak deniyor. Öte yandan bunun aksini iddia edenler, kesin bir yasaklamanın olmadığını söyleyenler de var. İnsanlar iki arada bir derede kalmış, içenler suçluluk, içmeyenler kızgınlık, yasakları savunanlar nefret duyuyor. Sağlıklı bir durum değil. Bireyler, kültürleri ve kökleri ile barışık değilse yolunu, kendini kaybederler- ki bence en büyük günah da budur.

Din, kültürümüzün önemli bir parçası ama bu toprakların insanının 10 bin yıla uzanan dönemi kapsayan ve bu süre içinde gelip geçen onlarca medeniyet ile pişmiş bir yapısı var. Her uygarlık günlük hayatımıza ufak bir etki katmış, bunlar binlerce yıl içinde oya gibi işlenmişler, detaylarla bezenmiş ve kökleşmiş davranışlara, alışkanlıklara, takıntılara dönüşmüşler. Muz değiliz, karmaşığız, hem de çok karmaşık. Kısacası bağcılık ve şarap bizim bir parçamız. Birini kabul edip diğerini yok saymak, olmamış kabul etmek bireysel barış sağlamaz.

İki günlük kısacık gezimizin ardından Tokyo’ya yağmur altında giriyoruz. Yamanaşi’ye yeniden geldiğimde ilk gideceğim durağı da biliyorum artık.

Üzüm vadisi

Yorumlar

Yorum bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s