Her Takside Her Vapurda Anlatılmamış Hikâyeler Vardır

Üye olmak için burayı tıklayın

İstanbul, tarihi hâlâ canlı duran; dünüyle bugününü iç içe yaşatan; geçmişi bir türlü soğumadığı için de insana hesapların hiçbir zaman tam kapanmadığı duygusunu veren muazzam bir şehirdir. Ben bu hissi Tokyo’da bulamıyorum mesela. Burada herkesin hikâyesi, sanki kendine ayrılmış yerde, olması gerekenin bir adım ilerisiyle iki adım gerisi arasında oynayıp duruyor en fazla. Ama İstanbul öyle değil. Bunun iyi mi kötü mü olduğunu söylemiyorum. Bence bu hâl, İstanbulluyu epey huzursuz ediyor; ama bir o kadar da ona müptela kılıyor.

Daha dün konuşuyorduk. “Neyi özledim biliyor musun?” diye sordum. “Neyi?” dedi. Üsküdar’dan Karaköy’e, bazen de Sirkeci’ye gece vakti vapurla geçmeyi özledim, dedim. Binlerce İstanbullunun her gün yaptığı, onlara artık sıradan gelen böyle bir yolculuğun aslında ne büyük bir nimet olduğunu insan, memleketten uzak kalınca daha iyi anlıyor. Çoğu İstanbullu bunu ancak güneşli bir ilkyaz gününde, uçan martılara simit atarken fark ediyor. Oysa o vapurda büfeden çay alıp uzun koltuklara oturmak, fuayede canlı müzik yapanlara kulak vermek, sana yabancı yolcularla aynı geceye, aynı suyun üstüne, aynı rüzgâra karışmak, akşam vaktiyse ve dolunay da varsa yakamozla kımıl kımıl olmuş denize dalıp gitmek başlı başına bir saadettir. O yolcuların da bir hikâyesi olduğunu biliyorum. Nereden mi? Arada bir dikkatlice, çaktırmadan bakınca anlaşılıyor: Yüzleri, gözleri, en küçük mimikleri bile ele veriyor onları. Keder, yorgunluk, küçük büyük sevinçler, iç geçirmeler bile okunuyor o yüzlerde. Çoğunun hikâyesi sıradandır; ama her biri, yaşayanı için mühim. Böyle masallarla dolu bir kayığın içinde, karanlık denizde, suya vuran şehir ışıklarını seyrederek, müziği dinleyerek, çayı yudumlayarak bir zamandan ötekine süzülmek… İşte ben en çok bu şiirselliği özledim.

Ne hikâyeler vardır, kim bilir, İstanbul’un kıyılarında, köşelerinde. Bir tanıdığım anlatmıştı: Eskiden Haliç Tersanesi’nde, İstanbul’un çehresiyle neredeyse bir olmuş o deniz taşıtlarının, hani şu arkası yuvarlak, bacası turuncu beyaz klasik İstanbul vapurlarının bacalarını yapan bir usta varmış. Pehlivan gibi bir adammış. Bu işte öylesine hünerliymiş ki emekli bile olamıyormuş. İki üç santim kalınlığındaki koca sac levhaları elleriyle büker, kıvırır, sonra çekiçlerle döve döve onlara şekil verirmiş. Ardından o dev bacaların içine girer, hem içten hem dıştan gemiye kaynaklarmış. Bin dokuz yüz yetmiş altıya kadar çalışmış tersanede. Ara Güler’in hafızamıza kazınmış o ikonik İstanbul fotoğraflarındaki bazı vapurların bacaları da onun elinden çıkmıştır. “O eski vapurların kusursuz gibi görünen bacalarının içinde çekiç izleri vardır,” demişti. Bu usta, kendisinden başka bu işi yapabilen kimse bulunmadığı için emekli de olamıyormuş. En sonunda Almanya’dan bir bükme makinesi getirmişler de adamcağız ancak öyle ayrılabilmiş işinden. Bugün eski vapurlardan yalnız iki üç tane kaldı. Şehir Hatları’nda çalışan Barış Manço da onlardan biri. İşte bu usta, Boğaz’ın o tanıdık siluetine biçim veren isimsiz ellerden biridir; her çekiç darbesiyle şehrin hafızasına bir iz bırakmış adsız kahramanlardan biri.

Mesela Galata Köprüsü’nde balık tutanların da hikâyeleri vardır; Bebek’te, Eminönü’nde, Arnavutköy’de, Üsküdar’da dolaşanların da. Otobüse, minibüse yetişmeye çalışanların; rıhtımda ağır ağır yürüyenlerin; manevra yapan teknelerin; büfeden tostla ayran alanların; olta takımı satanların, o oltaları kiralayanların da. Ve tabii taksicilerin. Belki de en çok taksicilerin.

Geçen temmuzun bir öğle vaktiydi. Ankara’dan trenle Söğütlüçeşme’ye gelmiştim. Uber çağırdım. Geldi: sarı taksi. Direksiyonda kırk beş yaşlarında, saçlarına kır düşmeye başlamış, sakalı iyice kırçıllaşmış bir adam vardı. Bindim, yola koyulduk. Memleketin taksicileri muhabbeti sever; herhâlde trafik denen o eziyeti biraz daha çekilir kılan da budur. Hele müşteri yalnızsa. Ben de yalnızdım. Konuşmayı o açtı.

Deniz kaptanıymış. Her yaz bu mevsimde teknesini koy koy, marina marina dolaştırır, yerli yabancı tatilcilere kiralarmış. Ama o yaz turizme çıkmıyormuş. Çünkü KOAH hastası annesinin durumu ağırlaşmış; onu bırakıp gidememiş. İstanbul’a gelmiş, bir tanıdığının taksisini işletmeye başlamış. Gün içinde birkaç müşteri alıyor, rızkını çıkarınca da anasının yanına dönüyormuş. Biz böyle konuşa konuşa, İstanbul trafiğinde ağır ağır ilerlerken telefonu çaldı. Ekranda “Annem” yazıyordu. Adam hemen açtı. “Tatlım,” dedi. Telefondaki yaşlı, cılız ses ne zaman geleceğini soruyordu. Oğlu, öğretmen edasıyla ama şefkatle, merak etmemesini söyledi. İşini teslim eder etmez dönecekti.

Sonra biraz daha anlattı. Annesiyle birlikte yaşıyormuş; onu bırakamıyormuş. Babası denizci subayıymış, vefat etmiş. Amcasının da Ankara Tandoğan’da, Smith & Wesson gibi firmalara silah kılıfı ve aksesuar üreten bir işyeri varmış. Arada onun yanında da çalışırmış. Ama annesi elden ayaktan düşünce İstanbul’a gelmiş, bu işe el atmış. Günde birkaç müşteri alıp rızkını çıkarıyor, sonra da evine, anasının yanına dönüyormuş. İstanbul’da, sarı taksinin direksiyonunda, annesine böylesine bağlı bir adamla karşılaşmak gerçeküstü bir şeydi. O konuşmaya devam etti; ben de sessizce dinledim.

Japonya’da da sık sık taksiye biniyorum; ama İstanbul’dakine benzer hikâyelere pek rastlamıyorum. Burada direksiyon başındakilerin çoğu, başka mesleklerden savrulup gelmiş orta ya da ileri yaşlı insanlar. Kimi eskiden çiftçiymiş elleri iri ve nasırlı; kimi bir zamanlar ofiste beyaz yakalıymış da işini kaybetmiş. Kimi emekli olmuş ama aldığı maaşla geçinememiş. Tokyo gibi bir şehirde, ayda yirmi bin lira karşılığı bir gelirle insan ne kadar dayanabilir? Genç şoförlere nadiren rastlanıyor. Çoğu altmışını, yetmişini geçmiş; aralarında sekseni devirenler bile var. O yaşta ev kiralamak da kolay değil; ev sahipleri yanaşmıyor. Şehrin uzağında, tek başına tutunacak bir dam bulup her gün onca yolu gelerek üç beş kuruş için direksiyon sallayan insanlar bunlar. Bir keresinde eski bir demirci ustasına denk gelmiştim. Uzun yıllar şantiyelerde demir büküp bağlamış. Sonra bir gün iş kesilmiş. Ne olduğunu soramadım; o da anlatmak istemiyordu zaten. Ama belliydi: Ya artık ona iş verilecek yaşta görmüyorlardı adamı, ya da genç patronlar onun huysuzluğuna, ağırdan alan gururuna katlanmak istemiyordu.

Arada kadın şoförlere de rastlanıyor Japonya’da. Bunlardan biriyle, aslında taksi şoförlüğünü bıraktıktan sonra tanışmıştım. Bizim ofise tuvalet temizlemeye geliyordu. Her gün görüp de fark etmeden yanından geçtiğimiz yüzlerce emekçiden biriydi. Sol ayağı sağ ayağından kısaydı. O da altmışını devirmiş görünürdü. Ağır aksak merdivenleri çıkar, içeri girince ortaya sessiz bir selam bırakır, sonra yine aynı ağır aksaklıkla işine koyulurdu. Bir gün temizlik malzemelerinin konduğu dolabın kapağı kırıldı. Onun suçu değildi; ama kabahat yine onun üstüne kaldı. Sonra ortalıktan kayboldu, bir daha da gelmedi. Temizlik şirketi işine son vermişti herhâlde. Üzüldüm. Çünkü sıra dışı bir hikâyesi vardı.

Bir gün mutfakta karşılaşmış, ayaküstü konuşmuştuk. Geçmişinde taksi şoförlüğü yaptığını o zaman öğrenmiştim. Aslında kamyoncuydu. Hem de baba mesleği. Uzun yıllar Japonya’nın dört bir yanına yük taşımıştı. Babası öldükten, kendisi de ellili yaşlarını geçtikten sonra kamyonu bırakmıştı. “Taksi daha iyiydi,” demişti, “en azından yalnız değildim. Müşteriler konuşuyor, bana yalnızlığımı unutturuyordu.” Babasına inat kamyon şoförlüğünü seçmiş; babası da gidip onu yabancı bir şirkete değil, kendi firmasına aldırmıştı. Zaten çocukluğundan beri o garaja gidip gelirmiş; okul çıkışlarında, hafta sonlarında, fırsat buldukça. Kamyondan başka bir hayat düşünmemiş neredeyse. Yarı zamanlı işlerde çalışıp biriktirdiği parayla ehliyetini almış. Sonra babasının şirketindeki genç şoförlerden biriyle evlenmiş, iki çocuk yapmış. Ama hayat bu. Kocasının başka bir şehirde, Avustralyalı bir kadınla ev açtığını öğrenmiş. Meğer sefere çıktığını söylediği zamanlarda gidip o kadının yanında kalıyormuş. Kadının babası önceden işkillenmiş zaten; neden hep aynı menzile gittiğini durmadan sorguluyormuş. Adamı hem boşamış hem de işten attırmış. Çocuklarını da bir şekilde kendi anne babasının yardımıyla büyütmüş. Sonra babası ölünce de taksiye geçmiş. Ancak kötü talih, bir sabah, vardiya başlamadan önce, garajda tamire çekilmiş bir aracın altında kalmış; bacağını o kazada sakatlamış. O saatten sonra malul sayılmış, tazminatını alıp işten ayrılmış. Bir süre dinlendikten sonra temizlik şirketine girmiş. Hayata başka bir yerinden tutunmaya çalışıyordu. Sonra bir gün, akşam vardiya dönüşü market alışverişi çıkışı, istasyon yolu üzerinde park hâlindeki bir taksinin içindeki sürücünün fenalaştığını fark etmiş; adamın inme geçirdiğini anlayınca hemen ambulans çağırıp hayatını kurtarmıştı. İşin ilginci ertesi gün adam taburcu edildikten sonra kadının evine gelmiş yerleşmiş, ardından da evlenmişlerdi. Mutlu son muydu? Bilemedim. Ama iyi hikaye orası kesin. Gene de İstanbul Boğazı’nı, gece vapurlarını, Üsküdar’dan Karaköy’e geçerken suyun üstünde beliren o tuhaf ferahlığı hiç görmeden yaşayacak milyonlarca insandan biriydi. Bunu düşününce içim burkulmuştu. Çünkü her hayatın bir hikayesi var ama sadece bazı hayatlar, bu muhteşem deneyimi yaşayabiliyor, diğerleri ise var olduğunu bile bilemeden göçüp gidiyor.

Yorum bırakın