Arayış
Üye olmak için burayı tıklayın, yazılar doğrudan posta kutunuza gelsin
Hayatımın “baharı” diye bilinen zamanını yaşıyorum ama dipsiz bir kuyunun içindeyim, çıkışı bulamıyorum, ölmek istiyorum. Neye ilgi göstersem küçümseniyorum. Alaya alınıyorum. Okulum bitince Birleşmiş Milletler’de çalışmak istiyordum; fakat yabancı dil puanımın düşük olduğu söylendi. Sınav sonuçlarım düşük olduğu doğru. Ama çalışırsam bu değişebilir. Sınav sadece bir kere yapılmıyor ki. İstediğim kadar da girebilirim üstelik. Ama sorun başka. Sürekli engellendiğimi, zorbalığa uğradığımı düşünüyorum. Eskiden daha ciddi, daha derli toplu bir öğrenciydim. Ne var ki okuldaki hocalarımın uluslararası meseleleri hafife alan, küçümseyen sözlerini tekrar tekrar duydukça içimde bir çatlak büyüdü. Bize öğretilen şeyin hangi değerleri normalleştirdiğini sorgulamaya başladım. Sınıf arkadaşlarımsa çoğu zaman sorumsuz birer “kahraman” gibiler; yüksek sesle konuşuyor, beni rahatsız ediyorlar ama sözlerinin bedelini üstlenmiyorlar. Aralarında birisi sürekli benim dil sınavı sonuçlarımı öne sürüyor, benimle uğraşıyor, beni takip ediyormuş gibi davranıyor, varlığımı daraltıyor. Okula gitmek işkence haline geldi. Aynı süreçte yazma kabiliyetimden de şüphe etmeye başladım; kelimeler sanki benden kaçıyordu.

Annem beni korumak isterken bazen acıyan, bazen ders veren, bazen de sinirli sinirli, “Onların senden nefret etmesine yol açacak şeyleri yapmayı bırak,” derdi. Bu hep böyleydi; lisede de, ortaokulda da. Hocalarım annemi babamı hakkımda konuşmak için okula çağırmışlardı. Böyle böyle yaptığım her şeyin yanlış olduğunu düşünmeye, düşündükçe de inanmaya başladım. Dışarıya kapalı, kendi içine sığınmış ana-oğul hâline geldik. Annemin benim yüzümden çevremizdekiler tarafından her gün hırpalandığını, aşağılandığını gördüm; hatta bazen aile büyüklerimiz de aynı şeyleri yaptılar. Okul çevreleri zaten hep böyleydiler. O zamanlar üst üste binen bu baskılar, beni bir noktada “artık bitti” hissine itmişti. Tren istasyonlarında peronda, raylara uzun uzun baktığımı, kendimi aşağıya atma ihtimalini zihnimde dolaştırdığım zamanlar oldu. Hayata yeniden başlama gücümün kalmadığını düşündüğüm anlardı; bedenim ve ruhum her gün yıpranıyordu ve bu artık son bulsun istemiştim.
Japonya’da -kağıt üzerinde- birini sistemli şekilde hedef alma, akran zorbalığı, aslında “karanlık ve angarya işler” olan ama süslenip pazarlanan sömürü düzeni, insanı alaya alıp sürükleyerek incitme… Bunların hepsi suçtur. Ama hepsi var. Bir insanı intihara kadar iten şeye göz yuman bir toplumun, en azından ahlâken, yapılanlara suç ortağı olduğunu düşünüyorum. Eskiden bu düşüncelerimin bilinmesinden nefret ederdim. Artık lise çağlarım geride kaldığı halde, yüksekokulda da aynı şeyler devam edince bazen istasyona gidip açıkça oradaki görevlilere peronu “inceleyeceğimi” söylediğim oluyor. Anlarlarsa anlasınlar

Bir yandan da her yaptığım şeyin mercek altına alındığını hissediyorum. Etrafımda her gün aynı cümleler dönüp duruyor: “Sosyal medyada bir şey paylaşma,” “Konuşma, kontrol altındayız,” sanki herkes görünmez bir sansürün içinde nefes alıyordu.
Belki de bu yüzden, kendi daralmış hayatımdan kaçmak için gözümü dünyanın başka yaralarına çevirdim. Bu yüzden uluslararası meselelerde zayıf taraflara, mazlumlara ilgi duydum. İran ve Afganistan’ı saplantılı biçimde araştırmaya başladım; Taliban’a kadar uzanan başlıkları araştırdım. İlkokul beşinci sınıftan beri neredeyse her gün dünya liderlerini, uluslararası gündemi taradım. Döviz kurlarını takip etmek bile bir alışkanlığa dönüştü: İran riyali, Irak dinarı… sayılar ve başlıklar, hayatın yerini aldı.
İslam karşıtı söylemlere, nefret diline karşıyım. Özellikle ABD ya da Rusya gibi güçlü ülkelerin hâkim söylemlerine; acıyı ve insan hayatını hafife alan tavrına razı olamıyorum. Aileme son savaşta “İran’a sempati duyacağım” dedim. İnadına. Bir zamanlar kendimi özgürlükten yana sayarken, giderek sistem karşıtı birine dönüştüm. Ama aynı zamanda bu duygularımın sömürüldüğünü ve kandırıldığımı da hissettim. Rusya-Ukrayna savaşı sırasında beni Rus yanlısı anlatıların içine çektiler; sonradan fark ettim ki bu, zihnimi bir yöne iten bir akıştı. O günden sonra kimseye kolay güvenemez oldum. Toplumu küçümseyen, sömürüyü normalleştiren, “karanlık iş”lerle insanları çürüten, zorbalığı alaya alan kuşağa ve çevrelere karşı içimde ağır bir öfke birikti.
Şimdi duygularım uçlara savruluyor: Bazen, kadın-erkek ayırt etmeden herkesten nefret ediyormuşum gibi geliyor. Kimseyi affetmek istemiyorum; dünyaya karşı keskin bir kin taşıyorum. Yine de bir şeye tutunuyorum: Gerçeği aramak. Başkalarının hazır yargılarını tekrar etmek yerine, olanı anlamak istiyorum. Ve hâlâ şuna inanıyorum: Kimse, hiç kimse özünde kötü değildir.
Japonya Bülteni-日本掲示板 sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
